Jack LONDON / Martin EDEN

 

Martin, bir maceraperest ve aksiyon adamıydı, bunu becerebilen pek fazla yazar da yoktur.
George Orwell

 

            Jack LONDON (12 Ocak 1876, San Francisco – 22 Kasım 1916, Kalifornia)

Amerikalı gazeteci ve roman yazarıdır. Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş, Demir Ökçe, Âdemden Önce gibi ölümsüz kitapların yazarıdır. Astrolog bir baba ve müzik öğretmeni bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen London, ilk gençlik yıllarında deneyimlemeye başladığı toplumcu görüşlerini çeşitli eserlerinde kullanmaktan geri durmamıştır. En fazla esinlendiği yazarlar arasında Darwin, Marx ve Nietzsche vardır.

 

“Belki de hiçbir şeyde gerçek yoktu, gerçekte gerçek yoktu…

Gerçek diye bir şey yoktur.”

 

            London, çeşitli fabrikaların ağır koşullarında çalıştı, kimi zamansa her şeyi göze alarak istiridye korsanlığı yaptı. Serserilik de dâhil olmak üzere yaşadığı iş tecrübeleri eserlerindeki karakterlerine hayat verdi.

            Gelelim London’ın özyaşamsal romanı Martin Eden’e. Yazar bu romanda kendi geçmişiyle ve hırslarıyla yüzleşmiş ve okurlarından da aynı cesareti sergilemelerini beklemiştir. Her birimizin hayatında yer edinen “kabul görme” endişesi üzerine kurulu romanda büyük ve ulaşılmaz bir aşkın; Martin’in güçlü kaslarında nasıl karşılık bulduğunu gözler önüne seriyor.

            Yoz burjuva yaşantısından uzak, kaba ve bir o kadar da “estetik yoksunu” bir gencin yoksulluk içinde yaşadığı sokaklardan sıyrılması ve “saf güzellik” kavramıyla tanışması süreci okuyucuyu yer yer üzerken yer yer kin ve nefretle donatmakta.

            Romanda, Ruth’a ulaşmak adına beynini eğitmesi gerektiğini düşünen Martin’in çelişkilerini, heyecanını ve yaşadığı hayal kırıklıklarını izliyoruz. O kutsal bedenin, kendi bedeniyle kıyaslanamayacak kadar duru bir güzelliğe sahip olduğunu düşünen Martin, sadece bilişsel becerileriyle değil topyekûn “insan” oluşuyla da ilgili amansız bir sorunun içine doğru sürükleniyor.

 

“Umutsuz bir şekilde varlığının farkındaydı.”

 

            Ruth’un varlığının yarattığı güçle beslenen Martin’in umutsuzca giriştiği yazarlık yolculuğu birçok yönden onun daha da ezilmesine, toplum ve insan gibi kavramları derinlemesine sorgulamasına neden olmuştur. Sessizce taşıdığı feryadını kaleminden başka hiç kimseyle paylaşamayan Martin, solgun mum ışıkları altında yazma denemeleriyle geçirirken yer yer para kazanması gerektiğinden ağır koşullar altında çalışmıştır.

 

 

“Beyninin tutarsız hayalleri kızın görünüşüyle ortadan kayboldular. Solgun uçacakmış gibi görünen bir yaratıktı. Hayır, o bir ruh, bir melek, bir tanrıçaydı.”

 

            Ruth’un adeta bir “üstinsan” olduğu resmedilen romanda, Martin’in umut ve umutsuzluk ikilemi içinde soluklandığı bu çetin yolda ona yoldaşlık etmek, okurda derin bir hüzün yaratıyor.

 

“Limanların çerçöpü, insanlık çukurunun balçığı.”

 

            Martin’in yabancısı olduğu bu burjuva hayatta sadece düşünmenin değil yemek yemenin ve hatta konuşmanın bile yeni baştan öğrenilmesi gerekiyordu. Ruth ile hayat bulmuş Martin, bu görkemli yenidünyayı öylesine önemser ki bu dünyanın bir ferdi olabilmek için yanıp tutuşmaya başlar.

            Tanrı katından düşmüş bu insanların arasında kalmak Martin için apayrı bir utançtır aynı zamanda. Yara bere izleriyle desenlenmiş kaslı bedenine bir türlü yakışmamış kıyafetleri onu var olmak konusunda bir kez daha zorlar.

 

 

“Ama sövmeyi bırakmak zorundasın oğlum, sövmeyi bırakmak zorundasın.”

 

            Aşk acısı içinde sadece ve sadece beyniyle para kazanmak ister Martin. Okur, daha çok okur ve yılmadan yazar. Çeşitli dergilere gönderdiği yazıları ardı ardına reddedilir. Her defasında, bırakmanın eşiğine geldiği her anda, Ruth’un eşsiz güzelliği onu bir kez daha kamçılar.

 

“Zayıf ya da yetersiz olan beyni değildi; düşünme eğitimi ve onlar aracılığıyla düşünülen düşünme araçlarından yoksun olmasıydı.”

 

            Martin çaresizlik içinde kendisini bu adanmışlıkta yeniden yaratır, pes etmez. Düşünmeyi öğrenmek adına tüm gücüyle çalışır. Londra’nın yoksul bir semtinde üstünkörü var olmayı başarabilmiş insanlarla yaşamaya alışkın Martin, kasvetli odasında yeni eserler yaratır. O büyük zenginliğin ışığı altında Ruth’u kollarına alabileceği, ona layık olabileceği bir geleceğin avuntusuyla yazar Martin.

 

“Bir fotoğrafçı dedi Brissenden düşünceli düşünceli.

Vur ona Martin, vur ona.”

 

            Zaman akar, hastalıklı bir sarı Martin’i esir alır. Esareti boyunca artık ün sahibi bir yazar olmasına rağmen her şey savrulmuştur. Martin de savrulur. Öncesinde tapındığı tüm o görkemli güzellikler birer birer çürümeye başlar. Dünya değişmiştir Martin için. O görmeyi öğrenmiştir ve anlamayı.  Martin’in ruh halini en iyi şekilde özetleyen bir cümle geçer kitapta:

 

Köpeğe verilen bir kemik yardımseverlik değildir. Yardımseverlik siz de köpek kadar açken onunla paylaşılan kemiktir.

 

            Artık hiç de yabancısı olmadığı bir yere gitmeliydi Martin; denize.  Çok yakından tanıdığı, doğa harikası, uçsuz bucaksız dalgalar çağırıyordu onu. Martin tıpkı yazarı gibi ölümün koynuna fırlattı bedenini. Üzülmedi. İnsanları tanıdığına pişmandı giderken.

 

 

“Martin Eden için neden biraz üzülmeyeyim? Martin eden bendim. Martin Eden bir bireyciydi bense sosyalist. İşte bu yüzden ben yaşamaya devam ediyorum, işte bu nedenle Martin Eden öldü.”

 

 

 

Varlık ERGEN

 

Sabaha karşı başlamış bir doğumun eseriyim_ Cennet bahçelerinden yere düşenlerdenim bir de- Parçalanmış benliklerimin gölgesinde bir bireymiş gibi yaşıyorum_ Tuzlu suyun yakınlarında olmak şanslı kılıyor beni-

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: