Kadın Mücadelelerinin Dinamiği – Gisèle Halimi

Kadınların mücadelesi, yüzyılımızın sonunun en önemli olayıdır. Çünkü baskıya karşı mücadeleyi, yani “marksist” şemayı yeniden ele alıyor. Bu şemaya klasik dememizin nedeni, geleneğin büyük bir bölümünün onu benimsemiş olmasındandır. Doktorların ve metin açıklayıcılarının, kürsü marksistlerinin ve sosyal demokratların geleneği ! Özet olarak şunu diyorlar: Sınıfların mücadelesi tarihin hareket ettirici gücü olduğu için yalnızca oluşmuş sınıfların mücadele etmeye hakları vardır ve mücadele etmelidirler. Temel çelişki burjuvalar ve proleterler arasında olduğu için mücadelenin öncülüğünü yalnızca emekçiler yapabilir. Ve bazıları -örneğin kadınlar- gelip geçici, otonom mücadeleler yürütmek istiyorlarsa, onları düşmanın “küçük burjuva ideolojisinin egemenliği altındaki nesnel müttefikleri” olarak kınamak gerekiyor.

Bununla birlikte şunu da belirtmeliyim ki, “marksist” denen şema diyoruz, çünkü ne Marx ne Lenin ne de Engels böyle düşünüyorlardı. Metinleri okumayı bilenler için sınıfların irdelenmesi, cinslerin özgül olarak baskı altına alındığı gerçeğini yadsımaz. Ne açıkça, ne de örtülü olarak. Sınıf mücadelesi vardır ama cinslerin mücadelesi de vardır. Böylece işçi kadın, hem proleter hem kadın olduğu için baskı altındadır. Sonuçta kadın, erkekten değişik bir şekilde, belki de ondan fazla baskı altındadır. Basite indirgeyici bir sınıf analizinin açıklayamayacağı katmerleşmiş bir baskıdır söz konusu olan.

Olayları bu şekilde anlarsak marksizme kapsayıcı açıklama değerini geri veririz. Marksizm her çeşit baskıyı açıklamak ve bunun mekanizmasını göz önüne sermek zorunda değil midir? Aileyle ilgili olarak Engels bundan başka bir şey yapmıyor: “Tarihte gördüğümüz ilk sınıf karşıtlığı, evlilik içinde erkekle kadın arasındaki uzlaşmazlığın gelişmesiyle ve ilk sınıf baskısı da yine kadın cinsinin erkek cinsi tarafından baskı altına alınmasıyla birlikte ortaya çıkmıştır” Olaylar marksizm “uzmanlarının” bizi inandırmak istediğinden biraz daha az basittir.

Çünkü bugün “sovyet tipi” devrimlerin göreli başarısızlığından sonuçlar çıkarmamız gerekiyor. Yalnızca üretim ilişkilerinin değişmesinin, insan ilişkilerini ve zihniyetleri hiç değiştirmediğini kabul etmeli. Kültür devrimi kaçınılmaz olarak politik devrimi izlemiyor. Ve bununla birlikte gerçek bir kültür devrimi olmazsa kadınlar yüzyıllar boyunca sürüp gelen bağımlılıkları ve yabancılaşmaları içinde kapanıp kalmayı sürdürecekler.

Burada çok nazik bir noktaya dokunduğumun bilincindeyim. Bana karşı olanların beni “küçük burjuva cinsiyetçiliği” ile suçladıklarını, olduğum yerden duyuyorum sanki. Klasik bir karşı koyma bu: Kadınları sömürülen kitleden ayrı tutuyoruz. Proleter dayanışmasını kırıyor, fraksiyonel mücadeleyi destekliyoruz; liberal ideoloji gibi ve bu ideolojiyle birlikte, modaya uygun marksistlerin sözünü ettiği şu ünlü “soyutlayıcı” ya da “ayırıcı etki”ye katkıda bulunuyoruz.

Çok duyduğum şeyler bunlar. Ve yanıtım çok basit. Basit ve özellikle politik. Evet, kadın ve erkek proleterlerin ortaklaşa sömürüldükleri doğrudur. Ve bu ortaklaşa sömürüye ortak bir mücadele ile yanıt verilmesi gerektiği de doğrudur. Ama çalışan kadınlar söz konusu olduğunda, buna ek bir sömürü katsayısı daha yüklemek gerekiyor. Bu aşırı sömürüyü ortadan kaldırmak için ortak mücadeleyle çelişmeyen, ama onu sürdüren, farklandıran ve zenginleştiren özgül mücadeleler başlatmak gerek.

Benim anladığım feminizm budur. Sınıf baskısına ve cinsiyet baskısına karşı ortak bir cephe oluşturmaktır. Kısaca şöyle söyleyelim: Başımıza gelen kötülüklerin çoğundan kapitalizm sorumludur ama bunların tek sorumlusu değildir.

Aynı şekilde, bize göre, sosyalizme geçiş gerekli ama yeterli olmayan bir koşuldur.

Kabul etmek gerekir ki Sovyetler Birliği’nde, Çin’de, halk demokrasilerinde kadınlar hiçbir zaman politik iktidara erkeklerle aynı oran ve etkinlikte gelmemişlerdir. Devlet sosyalizmi eski şemalarını sürdürdü.

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Politbürosu’nda kaç kadın vardır? Çin Halk Cumhuriyeti’nin başında kaç kadın vardır? (Ek: Bunu bir burjuva siyasal katılım bağlamında dile getirmiyor Halimi) Ya da yöntemlerinde, amaçlarında ve yapılarında yarının sınıfsız ve kadınlara karşı aynın gözetmeyen toplumunu simgelemek zorunda olan Fransız partilerinde kaç kadın var?

Komünist Partisi’nin Politbürosu’nun on üyesi var. Biri kadın. Sosyalist Parti’nin ulusal sekreterliğinin on bir üyesi var. Aralarında hiç kadın yok. Tüm aşırı sol gruplarda da durum aynı. 1968’den sonra birçok kadın coşkuyla goşist mücadeleye atıldılar. Bu hareketlerdeki eylemlerinin sonucunda onlara sorumluluklar verileceğinden ve sınıf adaletsizliği ile birlikte cinslerinin karşı karşıya kaldığı adaletsizliğin ortadan kalkacağından emindiler. Ne yazık ki umutlarını kesmek. .. ve olayın bilançosunu yapmak zorunda kaldılar… Onlardan yalnızca bildirileri dağıtmak, zarfları hazırlamak gibi sıradan işleri yapmaları rica olundu. Ayrıca yemek ve kahve hazırlamak, lokali temizlemek gibi işler her zamanki gibi kadınlara aitti. Tüm militan işler, başyazıların yazılması, halkın önünde konuşmak yalnızca erkeklerin işiydi. Onlar erkektiler ve düşünüyorlardı… Kısacası gerçek emperyalistler olarak gerçek iktidarı kendilerine ayırıyorlardı. Karar verme iktidarını, kuramsal analiz iktidarını ve devrimci “pratiği” gerçekleştirmek iktidarını.

Cins baskısının varlığını sözde marksist çözümlemeler adına kim yadsıyabilir?

Bununla birlikte önemli bir nokta var: Marx, Engels, Lenin, Gramsci, hatta Rosa Luxemburg için kadınların kurtuluşu mücadelenin nesnel bir gereksinimi olmasına karşın başlı başına bir sorun olmadığı için özel bir çözümü gerektiren bir sorun olarak hiçbir zaman ele alınmamıştır. Hepsi kadınların kurtuluşunun sınıfların ortadan kalkmasının doğal bir sonucu olduğunu öngörüyor gibidirler. Bugün onlarınkinden daha çok deneyime sahip olan bizler, düşünmek ve mücadelelerimizi buna göre yönlendirmek zorundayız.

Kadın üzerindeki baskıcı yapıların köklerini kazıyıp yok etmek için, sosyalist bile olsa, başka bir mücadele gerekiyor.

Aslında klasik devrimci şemanın zamanımız için hâlâ geçerli olup olmadığını kendi kendime soruyorum: Acaba baskıya karşı mücadeleyi başlatmak için sol ya da aşırı sol partilerin “sosyalizme geçiş”i başlatmasını beklemek gerekiyor mu? Acaba politik devrimden sonra kültür devrimini öngören marksist düşünceyi yeniden ele almamız gerekmiyor mu?

Marksizmin ortodoks bekçilerinin yeniden homurdandığını duyuyorum. Ama şunu da hatırlamak gerekir ki geçmişteki devrimler hiçbir zaman bu tür ters çevirmeyi yapmazlık etmemişlerdir. Başarılı hiçbir devrim, sapmaya yönelmekten vazgeçemez. Lenin, Kautsky’ye karşı, politik devrimin iktisadi devrimden önce geldiğini savunuyordu, Kautsky 1789 Fransız Devrimi’nin tekrarlanmasını istiyordu. Lenin, 17 Ekim Devrimi’ni başardı … Mao, Stalin’e karşı kırsal bölgelerin şehirlere göre öncelik taşıdığını düşünüyordu. Burada da Stalin birçok kez denenmiş bir reçeteyi yinelemek iddiasındaydı. Mao ise yenilik yapmaktan korkmuyordu.

Sonuçta, her defasında, sapkınlar, alışılmamış düşünceleri savunanlar kazandılar. Peki bugün niçin aynı olay bir kez daha olmasın? Niçin hiç olmazsa bir çalışma varsayımı olarak, kül tür devriminin politik devrimden önce gelebileceğini ileri sürmeyelim?

Şu son beş yılın örnek (cezaevleri, göçmen işçiler, ırkçılık) mücadeleleri tam da bu yönde oldu. Ye kadınlar bu yolda ilerleyerek bu kesin dönüşümü gerçekleştirselerdi ne olurdu?..

Bence batı toplumlarının evrimindeki birçok öğe, yukarıda sözünü ettiğim ters çevirmeyi haklı çıkarıyor ve onu temellendirıyor.

Kadın erkek ilişkilerinin, içinde tüm egemenlik yapılarının şekillendiği bir pota olduğunu görüyorum. Bu bağlamda, kadın mücadelelerinin egemenlik yapılarını aştığı ölçüde nesnel açıdan bütünsel bir kurtuluşa yönelebileceğini söyleyebiliriz.

Öte yandan kapitalizmin hala Marx’ın zamanındaki gibi iktisadi yanı ağır basan liberal bir kapitalizm olduğundan emin değilim. Belki de egemenliğin tarihsel olarak yer değiştirmesine tanık oluyoruz. Başat rolünü sürdüren iktisadi egemenlikten politik ve kültürel egemenliğe doğru bir kayış söz konusu. (Not: pür bir iktisadî egemenlik yok ve hiç olmayacak. Ekonomik olan içindeki, “ekonomi-dışı” olanı nasıl düşüneceğiz? Esas mesele bu)

Bugünkü kapitalizm, ideolojik yönü egemen olan teknokratik bir kapitalizme dönüşmüyor mu acaba?

Tüm bu düşüncelerde yaptığım gibi, hemen çağdaş marksist çözümlemeye başvurayım: Bu çözümlemeye göre, bir sınıf iktisadi, politik, ideolojik yapıların toplumsal ilişkiler üzerine olan etkisiyle belirlenir. Kadınların ezilmesi iktisadi alanın ideolojik ve kültürel düzeydeki etkisinin sonucu olabilir. Ben hiçbir kuram ileri sürmüyorum: Nitekim bu konuşmada bunun yeri yoktur. Ye aramaya devam ediyorum.

“Bütünsel kurtuluş”tan söz etmem, bence kadınların kapsayıcı bir devrimci yeteneğe sahip olmalarındandır.

Çünkü çeşitli baskılar altında olan kadın, fazladan sömürülüyorsa, aynı zamanda bunu ve dolayısıyla mücadelenin tümünü gören bir bakış açısına sahip olabilir. Bu bir alınyazısı sonucu(nda) değil, yapısal olay gereğince, biraz önce sözünü ettiğim egemenliğin yer değiştirmesinden dolayı böyledir. İdeolojik ve kültürel mücadele her zamankinden çok daha fazla gündemde olduğundan, kadınlar bir anlamda mücadelenin öncülüğünü yapabilirler.

Bütün bunları söyledikten sonra, bunu her yerde ve her zaman geçerli bir ilke olarak mutlaklaştırmadığımı belirtmeliyim. “Bunalım içinde” olan ülkelerde strateji, kadınların mücadelelerinin önceliğini getirebilir. Büyük ulusal grevler, devrimler, bağımsızlık savaşları, iç savaşlar… Bu sırada açılan tarih ve şiddet dolu gediklerde kadınlar, olaylarla birlikte olağanüstü bir sıçrayışta bulunurlar.

Örneğin Cezayir Savaşı’nı, Vietnam halkının Amerika saldırısına karşı direnişini, az çok doğrudan doğruya tanık olduğum savaşları düşünüyorum.

Cezayir Savaşı sırasında kadınlar, kimsenin iznini almadan peçelerini ve atalardan kalma önyargılarını devrimin sunağında yaktılar. “Mücahit”, hastabakıcı, irtibat ajanı ve devrimci terör eylemlerinin failleri oldular. Erkeklerin bilinçaltında “kahramandan çok orospu olan” bu kadınlardan, klasik anlayışa göre, gizli ajanlık yapmaları istenebilirdi. Ama kadınların mücadelesini birkaç Mata-Hari ya da Marthe Richard ileri götürmedi! Tam tersine.

Dağlarda ve Arap mahallelerinde Cezayirli kadınlar tüfekleri, el bombalarını, bıçakları ustalıkla kullandılar. . . Dağlardan dönünce ellerinde kalemleri haritaların üzerinde askeri stratejiyi, örgüt şemasını açıkladılar … Daha dün en feodal ataerkilliğe boyun eğen bu kadınlar, öteki direnişçilerle nöbet tuttular ve yanlarında kardeşçe uyudular. Savaş; kadın ve erkek militanları cinselliklerinden hemen hemen arındırmıştı.

Bence Camila Bupaşa’nın şehirlerde ve dağlarda direnişçilerle birkaç yıl savaştıktan sonra, ırzına paraşütçülerin iğrenç bir şekilde geçmelerine kadar, bakire olması ilgi çekicidir.

Savaş, cinsler arası farklılık ve çekicilikten de öte, erkekleri ve kadınları birleştiriyordu. Erkek, kadında tam bir devrimcilik yeteneğini keşfedince şaşırıp kalıyor, savaşta olduğu gibi aşkta da üstün gelmesi gerekliliğini unutuyordu.

Russel Mahkemesi’nde uzman olarak Vietnam’a gittiğim zaman Kuzey Vietnam kan ağlıyordu. Vinh, Tan Hoa, Kin Lap karnı deşilmiş harabelerdi. Hastaneler sivillerle doluydu. Cüzam hastanesi yıkılmıştı. B52 bombaları, napalm, yaprak döktürücü gazlar atılıyordu.

O zaman kadınlar hep birlikte savaşa katılmışlardı. Üretimin yüzde seksenini kadınlar gerçekleştiriyordu. Uçaksavar üslerinde, bölge yönetiminde, eğitimde kadınlar her yerdeydi. Yüreklilikle ve doğal bir biçimde çalışıyorlardı. Sanki her zaman işlerin yönetimindeydiler. Bir gün, yönettiğim soruşturma komisyonu, geceleyin Nge An’daki bir merkeze gelmişti. Vietnamlı rehber bana “sorularınızı sivil savunma ve idari komisyonun sorumluluklarına yöneltebilirsiniz” dedi. Biraz sonra on beş kişi bizi karşıladı. Üçü kadındı. Genç ve güzeldiler. Kesin tavırlıydılar. Biri askeri yetkili, öteki yönetim, üçüncüsü ise bölge hastanesinin sorumlusuydu.

O halde savaşılan bu bölgenin sorumluluğu bu kadınların sırtındaydı. Kimse bir “gariplik” ya da bir “anormallik” olduğunu söylememişti. “Bizde ayrım yoktur, fark yoktur. Onları erkek gibi görüyoruz, kendimiz gibi. ” Böyle sözler hiç söylenmedi. Kadınlar gibi görülmüyorlardı. Onlar vardı. Ve bunu belirtmek bile gereksizdi. Doğal bir şeydi bu. Cinsler arasında bölünme yoktu, çünkü düşüncelerde de bölünme söz konusu değildi. Anlayışlar kökten değişmişti. Kadınlar vardı. Bu çok doğaldı. Kısacası söyleyecek pek bir şey yoktu.

Ama bu karışık dönemlerden sonra, ne yazık ki çoğu kez bir gerileme oluyor. Erkekler ataerkil şemalarına geri dönüyorlar. Kadınlara mutfağa ve çocuk yapmaya geri dönmeleri gerektiği bildiriliyor. Ama geri dönülmezlik elde edilmiştir. Kadınlar dört duvar arasındaki bir yaşamın kapılarını aralayarak bağımsızlığın bilincine vardılar. Yeni mücadeleler için hazırdılar; öncelikle ulusal mücadelelere girdiler. Hakları vardı. Her halükarda ilerlediler.

Camila Bupaşa evlendi, üç çocuğu var. Gebelikten korunma yöntemlerini kullanıyor (Choisir’in “yurt dışındaki” üyesi). Çalışma bakanının yakın çevresinde ve FLN’nin kongrelerine hazırlık komisyonlarında delege. Eski bir direnişçi olan kocası bu özgürlüğü kabul etmekten çok uzak. Ve aralarında birçok sürtüşme oldu. Önemi yok! Camila mutfağa geri dönmeyi reddetti ve kendi yaşam seçimini benimsetiyor. Ülkesinin işlerinde sorumluluk alıyor. İlerliyor.

Ne yazık ki bu durumlar istisnadır. Kadınların sosyalizme geçişin tüm yollarında bulunmaları gerekir. Yalnızca sessiz çoğunluk ya da yardımcı güç olarak değil, her düzeyde, özellikle sorumlu görevlerde. Bundan ötürüdür ki -başka nedenler de var- kadınlar çalışmaya başlamalı, hangi türden olursa olsun üretime katılmalıdırlar.

Bunun çok genel kabul görmüş bir tutum olmadığını biliyorum. Ev işleri altında ezilen işçi karısından genellikle daha fazla iş istenemeyeceği düşünülüyor. Bu apaçık bir şey. Bununla birlikte işçi kadın önünde zor bir yol olmasına rağmen genel mücadeleler stratejisine katılır. Yabancılaşmayı doğrudan doğruya, yakından hisseder. Bu yabancılaşmayla karşılaşır, aynı zamanda ona katılır. Ev kadınından daha açık bir biçimde –yoksul olsa bile- yabancılaşmayla mücadele etmek ister. Tabii ki işçi kadın zorluklarla karşı karşıya gelecek, ter ve gözyaşı dökecektir. Ama bu yol -dar bir yoldur ve- ön hatlara çıkan tek yoldur. Erkeğin tek başına bize sosyalist toplumu sunmasını beklemek tehlikelidir! Bu zehirli bir armağandır. Siyasal formasyonları, mücadele deneyimleri olmadan, bu dinamiğin içine girmeden kadınlar belki sosyalist olacaklar ama kuşkusuz yine baskı altında olacaklardır.

İşi onu yabancılaştırsa bile, dışarda çalışan kadın yalnızlıktan, dört duvar arasına kapanmaktan kurtulur. Güç olsa da iş onun gerçek dünyaya açılmasını sağlar. Kuşkusuz bu yabancılaşma dünyasıdır. Ama aynı zamanda eylem ve karar dünyasıdır da …

O zaman, zaten kadının gerçek dünya ile ilişkisi köklü bir biçimde değişir. Ev kadınına bakınız. Gerçek ile ilişkisi kesilmiş, hayal dünyasına kapanmış, gerçek bir şizofren. Dışta tutulmasına tepki olarak düşlerden, boş hayallerden, sahte değerlerden kendisine bir dünya yaratır. Gerçek dünyaya ve dramlarına sürekli olarak koşut olan bir dünyadır bu.

Kadının çalışmasının gerekliliği üzerinde niçin bu kadar ısrar ettiğim daha iyi anlaşılıyor sanırım. Şöyle ki, kadını topluluktan çekilip eve kapanması, kadının egemenlik altında bulunmasının en etkin aracıdır. Kadının yarattığı karşı dünya , erkeklerin dünyasını yadsımaktan çok uzaktır. Tam tersine, bu dünyanın yaşamasına ve güçlenmesine katkıda bulunmaktadır. Bu uğursuz kapanışı zorunlu olarak engellemek, tüm bağımlılıkların kaynağı olan iktisadi bağımlılıktan kurtulmak gerekiyor.

Günlük yaşam da önemli bir mücadele alanıdır. Ve inanmanızı isterim ki bu, küçük bir mücadele değildir. Örneğin, bence evli kadının kendi soyadını kullanması çok önemli. Kadın, kocasının soyadını aldığı zaman genelde adını bile alıyor. Bir hücreyutarlığı olayı… En sonunda kadın ortadan kayboluyor.

Son mücadelelerimizden sonra lise arkadaşlarım bana yazdılar. Sadece kocalarının soyadlarına genç kızlık soyadlarını ekleyen arkadaşlarımı tanıyabildim. Ve parantez içinde … Sanki simgesel olarak! Örneğin şöyle: Bayan Pierre Durand (Jeanne Duval) ! . . Bu basit bir sözleşme değil, çok daha önemli bir şeydir. Kocasının soyadını (ve ismini) alan kadın, yeni bir kişiliğe büründüğünü hisseder. İsteyerek kabuk değiştirir. Yeni bir kabuğun içine girer ve eski kabuğunu atar. Ama bir başkasının kabuğu içinde yaşamak o kadar güçtür ki!

Kadınların sınavlara girmeleri ama “kadın sınavları” ve “erkek sınavları” diye ayrım yapılanlara girmeyi reddetmeleri gerek. Hatta bu tür sınavları açan devlete, idarelere, şirketlere dava açmaları gerek! Yasaya ve cinsler arasında eşitlik olduğunu söyleyen Anayasa’ya uyulmuyor. Bu tabii ki ilkesel bir sorun. Ama gerçek hayatta sonu ayrımcılığa varıyor. Bir kadın sınavında ödül alan bir kadına, bir erkek sınavında ya da bir karışık sınavda ödül alan bir erkeğe göre daha az değer veriliyor. Kadın ve erkek ücretlerinin eşitliğinin ahlaki ve soyut bir ilke değil, somut gerçek olmasını kadınların ısrarla istemeleri de gerek. Roma Antlaşması ( 119’uncu madde) iyi. 21 Kasım 1972 Yasası daha da iyi.

Asgari maaş (ayda 800 franktan az) alan üç kişiden ikisi kadın. Bu olay sürüyor. Yasayı uygulamamak için kadınlara niteliklerinin yetersiz olduğu söyleniyor ya da iş verilmiyor. İyi ki kadınlar bugün isyan ediyorlar. Joint Français’de 900 grevciden 600 kadın grevi başlattılar, yönettiler ve kazandılar. Thionville’deki Nouvelles Galeries’de ise kadınlar işi polisle dövüşmeye kadar götürdüler. Ve bizden biraz daha uzakta, Belçikada’ki hayranlık uyandırıcı grev… Yine de bazı patronlar, istikrarsız, değişken oldukları için ve adet zamanında tahammül edilmez oldukları için kadınlan işe almak istemiyorlar!

Erkeğin onu içine kapattığı dört duvarı yıkması için kadının kendisine erkek tarafından yakıştırılan imgenin yalan olduğunu da ileri sürmesi gerekir.

Bana sık sık şu soruyu soruyorlar: Kadın hoşa gitmeyi reddetmeli mi? Eğer beğenilmek kadının onu bir nesne yapmak için imal edilen tüm ürünlerin büyük tüketicisi olmayı kabul etmesi ve aynı zamanda pazarları yenilemek için mükemmel bir fırsat olması anlamına gelirse yanıtım “evet.”tir. Narsisizme hayır. Hoşa giden bir kadın güzellik salonlarından geçmek zorunda değildir. Bence doğallıkla ve rahatlıkla kendisi olan kadın çok çekicidir. Kadının kendisi olması nedir? Kalıplardan sıyrılması ve toplumun bize kabul ettirmek istediği erkek imgesine bağımlı olmayı reddetmesidir.

Dille ilgili olarak da çok büyük bir mücadele vermek gerekiyor! Kibarlık ve şövalyelik kandırmacasına boyun eğmeden dildeki ayrım gözetici tüm sözcükleri çıkarıp atmak gerek… Evet, erkeğin egemen yaklaşımını gizlediği için kibarlığı mahkum etmemiz gerek.

Politikaya geri dönelim. Mücadeleyi nasıl örgütlemeliyiz? Parti kurarak mı? Küçük gruplarla mı, kendiliğinden eylemlerle mi? 1968’den bu yana marjinal mücadeleler, tek amaca yönelik eylemler; geleneksel büyük partilerden çok birtakım dernekler ve gruplar (GIP, ASTI, Choisir vb.) tarafından yapıldı. Partiler daha önce başlamış bir sürecin sürekliliğini sağlarlar ama kamuoyu çoğu kez klasik olmayan türden parlak ve şaşırtıcı eylemlerle etkilenir: Açlık grevi, aydınların gösterisi gibi eylemlerle.

Kendiliğindenlik mi? Hayır. Benim için bu kendi kendini yıkmakla eşanlamlıdır. Örgüt ve -ne türden olursa olsun- herhangi bir yapı reddedildiği zaman eylem hiçbir sonuç vermez. Yaratmak ve gönül yüceliği. Bundan hiç şüphe yok. Ama aynı zamanda coşkulu bir özgürlük anlayışı da olmalı… Bu, Rimbaud’nun “duyuları çığırından çıkarmaya” ilişkin ünlü sözünün politikaya uygulanması gibi bir şey.

Henüz bilmiyorum. Arıyorum. Sanırım şimdi arama, kadınlar için bir mücadele çerçevesi yaratma zamanı. Öyle bir çerçeve ki, her iki düzeydeki mücadelenin gereksinmelerini karşılasın! Ayrıca mantıksal açıdan çift olabilecek bir çerçeve. Tüm kadınlar, özellikle de mücadele etmiş olma, iki üç zafer kazanmış olma, kitaplar okumuş olma şansına sahip olan… Kısacası ”bilginin gücü”ne sahip olan kadınlar düşünmeli, aramalı. Bir kadın, özgür görünüşüne rağmen, yalnızca bütün kadınların kurtulduğu bir dünyada gerçekten kurtulur. Daha kat edecek yollar var. Ama bu yolları, eksiksiz bir dayanışma içinde olan tüm kadınlar hep birlikte kat etmelidirler. Etkili olamadıkları, çekingen, edilgen oldukları için öbür kadınları kınayan kadınlar… ihanet ediyorlar. Bireysel bir kurtuluş girişiminde bulunmak için öbür tarafa geçiyorlar. Daha doğrusu bireysel başarı için.

Aslında bireysel başarı kadınların topluca ilerleyişini zorunlu olarak engellemez. Gelişme tarihinin bireysel başarılardan (“olağanüstü yazgılar”) hem de büyük toplu hareketlerden oluştuğu inancındayım. İkisinin karşılaşmasından hareket ve dinamizm doğar. Ama bence “bireysel olarak” kurtulan kadınlar sürekli olarak hareket içinde kalmalı ve kızkardeşlerini karşılamalı, sorunlarını ve sıkıntılarını saklamamalıdırlar. Toplumsal açıdan bir erkek gibi başarılı olan bir kadın, ilerleyişi sırasında bölünmeyi ve karşıtlığı hissetmediğini söylüyorsa, ikiyüzlü davranıyor ya da bin bir türlü uzlaşmalarla ilerlemiş olduğunu saklıyordur. Ne olursa olsun bu tavırla öbür kadınlardan ayrılıyor.

Örneğin ben ayrıcalıklı bir kadınım, çünkü erkeklerin için de belli bir yerim var ve kadınlığımdan vazgeçmeden bu yeri korumak istiyorum. Ama her gün bir olay, bir jest, bir sözcük bana tam olarak kurtulmadığımı, kendim ve ötekiler için daha pek çok mücadele vermem gerektiğini hatırlatıyor.

Ben, somut olarak politik bağları, sınıf kökenleri, ilişkileri ne olursa olsun, tüm kadınların birleştiği bir kitle hareketine inanıyorum.

Büyük bir Choisir gibi bir hareket. Choisir gibi yalnızca özgürce yaşam vermeyi değil, daha çok kadına seslenmeyi amaçlayan, daha kapsayıcı bir hareket. Varolmanın tüm haklarını kazanarak, erkekle aynı zamanda ve onun gibi yaşamamız gerek.

Kitle hareketinin belli bir pedagojik erdemi vardır: Henüz militanlık yapmamış, herkesin önünde konuşmaya cesaret edemeyen, hatta kadın mücadelelerinin bir dinamiği, bir yapısı olabileceğini düşünmemiş, çeşitli ortamlardan gelen kadınlara örgütlenmeyi, yeni eylemler yaratmayı, ilerlemeyi öğretebilir. Bu hareketin yalnızca kadınlardan oluşması gerektiğini düşünüyorum. Eğer eğitici bir rol oynamasını ve kadınları mücadele etme ve irdeleme yetilerinden boşlukları doldurmasını istiyorsak, karma olmamaları gerekir. Geleneksel politik hareketler karmadır. Kadın hareketi içinde mücadele eden kadınlar “içerde” kendilerini geliştirip başka karma hareketlere girebilirler.

Ama modem feminist kuramın geliştirilmesi ve mücadelelerinin seçimi yalnızca kadınlara aittir.

Biraz önce tanımladığım mücadelenin içinde sınıf bağının söz konusu olamayacağını düşünüyorum. Nitelikçe farklı olmakla birlikte iki tür baskı da aynı temel kaynaktan, kadın cinsine ait olmaktan çıkıyor.

Marx da burjuva kadınlarının yabancılaşmasıyla ilgilendi. Çünkü bu yabancılaşma nesnel olarak vardır; ama bunun sorumlusu, artık sınıflara ayrılma değil, aynı sınıf içindeki cinsler arası ayrımdır. “Bir burjuva için karısı bir üretim aracından başka bir şey değildir” diye yazmıştı. Bu, her sınıftan kadın arasında çok sağlam bir köprü kuran bir gerçektir… ama kadınların -tıpkı proletarya gibi- tek başına bir sınıf olmayan sınıf oluşturdukları anlamına da gelmez. (Not: Proleterya bir kimlik ya da sınıf değil, sınıf olmayan sınıftır. Yazar burada işçi sınıfına karşılık gelecek şekilde ele almış proleteryayı)

Burjuva kadınının sınıf baskısını yaşamadığı ileri sürülebilir. Doğru. Ama yine de sömürülüyor/sömürünün farklı biçimlerine maruz kalıyor ve egemenlik altındadır. Onu bir tasarım nesnesi, yani zenginliğin bir dış göstergesi, bir toplumsal başarı aracı, kısacası “bir üretim aracı” olarak kullanan kocasının egemenliği altındadır. Bu, kadınların üstlerindeki tüm baskıların bilincine varmaları için yeterli midir? “Peki, ya entellektüeller” diye yanıtlayacağım bu soruyu.

Çünkü ben analoji ile akıl yürütüyorum. Sosyalist devrime gönül veren burjuva aydınları, proletaryanın çıkarlarını paylaşmak için nesnel olarak kendi sınıflarına “ihanet etmekten” başka ne yapıyorlar? Tüm devrim öncülerinin sınıf kökeni nedir? Bu öncüler işçi değil, burjuvadırlar. Sömürülenler sınıfından değil, sömürenler sınıfındandırlar. Çoğu orta sınıftandır. Aydınlar; işçi hareketinin kuramcıları ve strateji uzmanları olmayı seçiyorlar, çünkü onların “durumu kuramsal olarak kavradıkları” söyleniyor. Egemen sınıflara ait olan kadınlar konusunda aynı bahse giremez miyiz? Ben bir soru soruyorum.

Bazen bana karşı şunu ileri sürüyorlar: “Siz kadınlara çok abartılı bir tarihsel misyon yüklüyorsunuz. Tıpkı Marx’ın proletaryaya yüklediği misyon gibi. Ve bu ayrıcalığı, devrimci mücadeleyi yürütmek ayrıcalığını erkeklerin elinden alıyor gibi davranıyorsunuz. Kadınları özgürleştirerek dünyayı da özgürleştirebilir misiniz?”

Şunu belirteyim ki ”kadınların kurtarılması ” değil, ”kadınların kendi kendini kurtarması ” demek daha doğru olur. Çünkü kurtuluşun kadınların kendi eseri olması çok önemli. Ezilen bir insanın kendisi tarafından değil de başkası tarafından kurtarılmasıyla ilgili örnek yoktur. (Bununla birlikte ittifakların seçimi çok önemlidir). Bunu söyledikten sonra bu soruyu şöyle yanıtlarım:

“Evet, olay apaçık ortada… uzun vadede, en sonunda bu böyle olacaktır.”

İlk bakışta, yüzeysel olarak feministlerin mücadeleleri her zaman reformcu ya da marjinal görünür. Ama bu mücadeleler birikir, insanları bilinçlendirir ve onları köklü bir çözümleme yapmak, sistemi eleştirmek zorunda bırakır.

Feminist mücadeleler kendilerini aşan bir kavgayı içerir. (Not: Tıpkı meselenin işçi kalmak değil sınıf intiharı olması gibi) Bu kavga, en sonunda, kadınların vurucu gücü olduğu büyük devrimci hareketin içinde yer alır.

 

Çeviri: Feyza Tulga

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: