Kapının Arkasındaki Hayat

Esra Dağtekin çizdi.

Biraz daha sabır, biraz daha inat…
Kapının arkasında bekleyen ölüm değil, hayat.
Nazım Hikmet
Gözümün alabildiği yer uçsuz bucaksız bir deniz sanki. Ve biz o denizde yüzen balıklar. Ucu olmayan bu denizde, her dalgaya karşı kulaç atıyoruz. Bazen, etrafımızı tel örgülerle çevirip ablukaya almak istiyorlar bizi. Fakat bizim engel tanımaz yüreklerimiz aşıyor her şeyi, her dalgayı…
Her avluda başka bir hayat var. Her insanın yüreği başka bir hikaye. Şu hınzır sürgünün ardında da bir hayat var. Adım atsak, o hayata yol alacağız. Ama biz isteyerek o hayata yol almayı tercih etmiyormuşuz gibi… Sahi anlatılan bizim hikayemiz mi?
Ne zaman başımı kaldırıp gökyüzüne baksam, içimde tarifi imkansız duygular hissediyorum. Kimi zaman isyan, kimi zaman mutluluk, acı, hayal ve aşk. Ama en çokta ‘özgürlüğü’ hissediyordum. Kuşların asumanda kanat çırpışlarını, pamuk gibi bulutların semada dans edişi… Havaya bakarken gözlerim kapalı, içime çektiğim o huzurlu koku… Ben böyle düşüncelere ve duygulara dalmışken birden Sinem’in sözleri ile yeniden nerede olduğumu bir kez daha anlıyorum:
-“Hayat işte!”
Yüzümde hafif bir tebessüm ile güzel çehresine dikiyorum gözlerimi.
Düşündüm. Derin bir nefes aldım. Zaman, ömrümüzden her dakikayı alıp geçiyor. Çocuklar ağlıyor, gülüyor. Kimisi nerede olduğunu dahi bilmiyor. Kimisi de “cezaya yatıyorum” diyor. Ben gülerek “Neyin cezası?” diye sorduğumda; “Annemin!” diyor. Fakat dört yaşındaki o melek gülmüyor… Deniz görmemiş, parka gidememiş çocuklar bunlar. Hayata 1-0 mağlup başlayanlar. Umarım benim gibi ‘gezi zekalı bir kadın’ (!)olur diyorum içimden. Haksızlıklara karşı boyun eğmeyen. Kimsenin gösteremediği, kimine göre aptallık kimine göre cesaret olan duyguyu, diyalektiği gösterebilir.
-Senin suçun ne güzel kız? Kaç yaşındasın sen?
Yetmiş yaşlarında sevimli bir kadın soruyordu bu soruyu. Cezaevi aracının ringinde bir o yana bir bu yana sallanırken. Daha önce Sinem’le sohbet etmekten ve düşüncelere dalmaktan fark edememiştim bu kadını.
-“On sekiz yaşındayım ana. Silahlı terör örgütüne üye olmakla suçluyorlar. Oysaki benim tek suçum düşünmek ve tek silahımda kalemim. Anlayacağın dünyanın en büyük suçunu(!) işledim.” diyip, gülümsüyorum. Fakat bu sevimli kadın yüzünde anlayamadığım bir ifade ile başını iki yana sallayarak; “Daha çok küçüksün, çok küçük…” diyor sadece.
-“Senin suçun ne ana?” diyiveriyorum.
-“Yardım ve yataklık.” Diyor ve başlıyor anlatmaya…
-“Oğlumu gördüm gece rüyamda. Ana sana geleceğim dedi. Son kez o mübarek ellerinden öpeyim dedi ve gitti… Uyandım. Gözümü açtığımda gün ağarmıştı. Kalktım, namazımı kıldım. Kuşluk vaktinde kapı çalındı. Açtım. Bir de baktım oğlum. Yıllardır görmüyordum. Dağlara gittiydi yiğidim. Öptüm, kokladım. Bastım bağrıma. Evladım o benim sonuçta. “Ver elini öpeyim ana.” demeye kalmadan jandarmalar bastı evi. Aldılar beni de, yiğidimi de. Yani kızım senin anlayacağın oğlumu “evine” aldığım için buradayım. Bir öpüp koklamak nasip oldu ya, o yeter bana.” diyerek ağlıyordu.
Yüreğim parçalandı. Bir ana, oğlunu evine aldığı için hapse girer mi hiç? Ne olursa olsun insan evladına sırt döner mi? Hatasıyla, tercihleriyle kabul etmez mi bir ana evladını? Yine bu düzene lanet etmekten başka hiçbir şey gelmedi içimden. Olur da bu insan düşünür, başkalarının sesi ve nefesi olur diye mi oluyor tüm bunlar. Ne yazık! İnsana ait her şey yok oluyor gelecekte.
Her şeye rağmen bir fidan gibi yeşeriyor umutlarımız içimizde. Her insanın bir hikayesi vardır derler. Bir gün insanlar dağın öteki ardına bakmayı öğrendiğinde öyle devam edeceğim hikayeme…
Kapının arkasındaki hayatı düşlüyoruz şimdi. Emin olduğum tek bir şey varsa artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağıdır. Hiçbir şeyin. Dört duvar tanımayan yüzümle cezaevi aracının ringindeki o küçük parmaklıklar ardından bakıyorum şimdi. Ve dalıp gidiyorum hayallerime…

"Galaksinin Batı Sarmal Kolu'nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. Bu güneşin yörüngesinde, kabaca yüz kırk sekiz milyon kilometre uzağında, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. Bu gezegende yaşayan Eftalikus isimli yazar,okur,çizer ve kendimce düşünürüm."

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: