Kayıp Kentin Figüranları

 

 

Adının bir önemi yoktu Ayşe, Fatma, Kübra… O bu kentin figüranlarından sadece bir tanesiydi. Bir yaz gecesi sahilde tanıdı onu genç adam. Gökyüzünde dolunay ve yıldızların denize yansımasıyla oluşan yakamozlar aydınlatırken geceyi, son seferinden dönen bir vapur, düdüğüyle selam göndermekteydi. Kız irkildi, genç adam daha da yaklaştı ve usulca yanına oturdu. Derin bir sessizlik hakimdi geceye. Hafif esen bir meltem dokunuyordu yaralı gönüllerine. Bedenlere hapis olmuş ruhları özgürlüklerine kavuşmak adına gecenin sessizliğini yırtarcasına çığlık atmaktaydı. Lakin bedenler bile sağır olmuştu bu haykırışlara.

Çaprazda Kız Kulesi tüm ihtişamıyla bu ana tanıklık ediyordu. İkisi de hiç konuşmadılar, sadece karanlık ufka dalıp gittiler. Bir ara göz göze gelir gibi oldular ama vazgeçtiler ya da ertelediler bu buluşma anını. Çünkü sessizlik her şeyi anlatıyordu onlara. Balıklar ağlıyordu bu kederli hallerine. Gün inceden yağarken geceye, adam cümlelerini fısıldadı kızın ruhuna:

‘’ Ey karanlığın içerisinde ateş böceklerinin verdiği parıltı.

Sen ki yalnızlığın rengi, bu gecenin güneşi,

Ben ise karanlığın ta kendisiyim. Gülümse,  güneş gecenin yarısında doğsun ‘’

Sustular…. Yeni bir güne, güneşe, ilk seferine çıkan vapura, martılara, denize, Kız Kulesi’ne ve şehr-i İstanbul’a ”merhaba,” diye haykırdı ruhları. Genç adam elini uzattı ve kaldırdı genç kızı. Bir müddet sahil boyunca yürüyüp bir sahil kahvesinde 50 kuruşluk gazozla biraz malühülya kurarak devam ettiler yollarına. Tophaneli Gönlübol Arif’in sandalını kiralayıp açıldılar engin deryalara. Bu sefer susmadılar, haykırdılar içlerindeki hüzünleri, kırgınlıkları, yarım kalmışlıkları. Hepsini döktüler denize ve dalgalar çok uzaklara götürdü kederlerini. Kıyıya vardıklarında güneş batmak üzereydi, genç adam büyükçe bir ateş yaktı, oturdular. Dolunay inceden kendini göstermeye başlarken güneşle vedalaştılar. Bu gece dolunay küsmüştü onlara, sanki bir parçası yeryüzüne düşmüş, genç adamın yanındaydı. Yürekleri ısıtan ateş değil birbirlerine olan gülümseyişleriydi. Genç adam kızın elini tutmak istedi ama korktu. Sanki ona dokunsa, onu incitecekti. Gözlerinde kaybolmak istedi, gene korktu. Gözlerinde kaybolsa, bugüne kadar hayal ettiklerini bulamayacakmış gibi hissetti. Sıradaki durakları bir restorandı. Loş bir ortam, arka fonda keman sesi; gecenin ne denli güzel geçeceğinin sinyallerini vermekteydi. Genç adam yerinden kaltı, genç kızın yanına yaklaşıp elini uzatarak ‘’Bu güzel gecede, bu dansı benimle paylaşır mısın,’’ diye sordu. Kız sadece gülümsedi ve sonra genç adamın elini tutarak sahneye kadar ilerledi. Genç adamın elleri genç kızın belinde, kızınkiler ise adamın omzunda duruyordu. Arka fonda ise ‘’Cafe de Beyoğlu – Hasret ‘’ çalmaktaydı. İlk defa bu denli yakınlaşmışlar ve göz göze gelmişlerdi. Genç adam kızın gözlerine uzun bir süre dalıp gitmişti. Genç kız ise  adamın kollarında, yanakları hafif kızarmış şekilde  heyecandan titremekteydi.

 

Genç adam hafifçe eğildi ve kulağına fısıldar gibi olmuştu ki kızın saçlarının kokusunu hava niyetine ciğerlerine doğru çekti. Cesaretini topladı ve kızın ruhuna ilmek ilmek işledi cümlelerini:

‘’Neydi sevmek, sahip olmak mıydı ?

Sanırım bunu sen varken anlayacağım.

Yoksa ait olmak mıydı ?

Sanırım bunu seninle yaşadıkça tecrübe edeceğim.

Ne olur ayrılıktan bahsetmeyelim, ölümün diğer adıdır AYRILIK.

Hem ben gönlümü gözlerinin ışığıyla ısıtmak istiyorum…’’

 

Dans son bulurken, iki genç için gece burada noktalanmıştı. Genç kız, sabah odası gül yapraklarıyla donatılmış bir şekilde yeni bir güne uyanmıştı sanki. Hayal miydi, gerçek miydi? Bilmiyordu. Bildiği tek şey yeniden o adamla birlikte zamanı, duyguları, hüzün ve neşeyi paylaşabilmekti. Sonra günler, ayları ardından yılları kovaladı belki bir umut rastlaşırız diye düşünen genç kız şehrin tüm sokaklarını arşınlıyordu. Bir gece bu kayıp kentin ıssız sokaklarını gezerken rastladı genç adama. Birbirlerine gülümsediler hiç konuşmadılar. Gökyüzü gri, kızıl bir tondaydı. Önce bir gök gürültüsü koptu uzaklardan ve ardından yağmur yağmaya başladı. Yürüdüler ve çıkmaz bir sokağın önünde durdular. Tek bir sokak lambası vardı az ileride, yağmursa şiddetini arttırmaya başlamıştı. Genç adam kızın elini tuttu ve dans etmeye başladılar sokak lambasının altında. Sadece yağmur damlalarının yere düştüğünde çıkardığı sesler vardı etrafta. Genç kız fısıldadı cümlelerini bu sefer genç adamın ruhuna:

‘’Sen yokken uyandığım zindan gecelerde,

Aklımda ruhun, düşlerim, düşüncelerim ve gerçeklerim vardı.

Ne olur gitme, ayrılık gerçekten ölüm gibi asla getirmeyelim aklımıza. ‘’

Genç adam sadece gülümsedi ve eğilip son bir kez kokusunu ciğerlerine hava niyetine doldurdu. Son demi yaklaşırken dansın, gözlerinde kaybolup giderken genç kızın ipek saçlarına dokundu hafifçe. Mesafeler azalır, bedenler yakınlaşır, nefes alış verişler hızlanır, kalp atışları tüm kentten duyulacak şekilde çarpar ve…

Sessizliğe bürünüp yürürler gecelerce. Arşınlarlar yağmurlu sokaklarda. Ruhları geceye inat, karanlığa inat coşmaktadır. Hapsettikleri tüm özlemleri yağmur damlalarına usulca bırakırlar. İçlerine gömdükleri sessiz çığlıklarla birlikte karışmaktadır yağmurun o gür sesine. Şafağın kızıllığı boyarken gökyüzünü güneşe selam ederler.

İşte şimdi ruhları dingin, mutlu ve sarhoştur…

Selçuk BİLEK

 

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: