Kitapsız Dünya / Orkun UÇAR

Polis timi amirlerinin işaretini bekliyordu. Buruşuk, gri pardösülü adam operasyonu yönetmek için hedef apartmanın karşısındaki iki katlı bir marketin çatısına çıkmıştı. Dazlak kafası, uzun kemikli suratının ortasındaki iri ve kemerli burnu nedeniyle Akbaba diye anılırdı. Ama bunu yüzüne karşı diyebilen yoktu.

Kulaklığından beklediği haber gelmişti, hakim baskın emrini onaylamıştı. Telsize, “Girin!” diye seslendi.

Gözlem yerinden yer yer harabe, duvarları yıkılmış, tuğlaları çürük dişler gibi ortaya çıkmış apartmanın içinde polislerin fener ışıkları izliyordu. Bir kapıya vurulan koçbaşı, ardından, “Çabuk, çabuk!” bağrışmaları duyuldu. Bütün baskın sırasında tek el silah atılmamıştı. Çatışma ve direniş olma ihtimalini zaten çok düşük hesaplamıştı. Sonuçta karşısındaki insanlar kitap yazan, basan, okuyan insanlardı, teröristler değil.

Birkaç dakika sonra telsizinden, “Hedef kontrol altında efendim,” diye duydu. Yavaş adımlarla baskın yapılan apartmana yürüdü. Matbaanın olduğu mahzen, kırılan kapıdan iki kat aşağıdaydı. Dar ve yer yer çökük merdivenlerden dikkatli bir şekilde indi.

Gaz lambalarının sönük ışığında kısmen aydınlanan geniş mahzende eski matbaa makinesi ilk dikkatini çekendi. Eski bir çağdan, hantal bir canavar… Arkasında yığılmış kitap kolileri vardı. Duvarlar ses geçirmemesi için amatörce yumurta kolileri yani viyoller kaplanmıştı. Ellerini enselerinde birleştirilmiş halde diz çökertilmiş iki suçlu ise siyah gölgelere benzeyen polislerin arasındaydı.

“Nim nihayet karşılaştık,” dedi adamlardan birine. “Yüzün yağ lekeleriyle kirlenmiş olsa da tanıdım seni.”

Adam mavi gözleriyle korkusuzca baktı ona. “Beni yakalamış olabilirsin Akbaba ama eninde sonunda yenileceksin. Tarih baskıcı dönemlerin eninde sonunda yıkılacağını kanıtlıyor.”

Amir, Akbaba diye seslenilmesine karşı kızmamıştı hatta güldü bile. Onun bu tavrından cesaret alan birkaç polis çok belli etmese de sırıttı. “Evet, Nim tarih neler yazıyor neler, ama yakında sadece bizim istediğimizi yazacak. Eskilerin hatası şimdiye hâkim olmaktı, biz geçmişi de değiştiriyoruz.”

Hedefi hala pes etmemişti. “Davamız politik olacak. Sözlerimiz yeraltında yayılacak.”

Akbaba kafasını yavaşça salladı. “Yine yanılıyorsun Nim. Siz politik mahkûm olmayacaksınız. Bu kitapları basmak için kâğıt kullanıyorsunuz. Ağaçlardan elde ediliyor o kâğıtlar. Siz doğa düşmanı olarak yargılanacaksınız. Kim çevre düşmanlarına sempati besler ki. Mantıksızca eskiye bağlı, yenilik ve gelişme karşıtı insanlar olarak anılacaksınız.”

Nim, “Yanıldığını anlayacaksın,” diye haykırdı ama Akbaba’nın haklı olduğunu biliyordu. Basılı kitabı çevre kanunlarıyla yasaklamışlardı. Çok az kişi tehlikenin farkındaydı. Kendilerine sunulan teknolojik rahatlıklarla, her şeye ucuz, hatta bedava erişebilmenin imkânı ile gözleri boyanmıştı. Varsın basılı kitap olmasın, ekrandan okuyabiliyoruz ya diyorlardı.

“Biz okumayı yasaklamıyoruz ki Nim,” dedi Akbaba.

“İsteyen sanal kütüphaneden kitapları indirebiliyor. Bedava ve kolayca.”

Nim, “Bu da korkunç planınız için bir paravan,” diye mırıldandı.

Akbaba eğildi, bir eliyle uzun zamandır peşinde olduğu adamın çenesini tuttu ve gözlerine baktı.

“Bunu sen biliyorsun, ben biliyorum ama halk bilmiyor,” dedi.

“Biz ne dersek inanacaklar. Seni idam edip kahraman yapmayacağız. Yaşlı ve yenilmiş bir adam olarak bizim dünyamıza serbest kalacaksın.”

***

İhtiyar adamı ilk kez ılık bir Nisan öğleni görmüştüm. Parkta bastonuna dayanmış, güneş ışığıyla yorgun kemiklerini ısıtıyordu. Kış çok soğuk ve sert geçmişti. Hemşire olduğum için iyi biliyordum ki bu adam gibilerinin çoğu uzun ve karanlık ayları atlatamamıştı. Onda ismini koyamadığım bir farklılık vardı.

Birkaç gün sonra şehir meydanında kitap yakma törenlerinde ikinci kez rastladım ona… İnsanlar sevinç çığlıkları atıp ateşin etrafında dans ederken, kızgın surat ifadesi beni şaşırtmıştı.

Şölen her zamanki gibiydi. Kitap sayfaları alevlere yenilip tutuşuyor, külleri rüzgârla hala üzerinde kıvılcımlar varken, ateş böcekleri gibi havada uçuşuyor, gençler zıplayıp bunları yakalamaya çalışıyordu. Genellikle ben de onların arasında olurdum ama yaşlı adamı gözlemeyi tercih etmiştim.

Meydan ıssızlaştığında, kitap dağı siyah bir kül yığınına döndüğünde oturmaya devam eden ikimiz kalmıştık. Soğuk mavi gözlerinden yaşlar döküldüğünü fark edince yanına gitmekten kendimi alamadım.

“İyi misiniz?”

Cevap vermedi bana. Bir eliyle gözyaşlarını silerken, bastonuna dayanarak uzaklaştı.

Hikâyesini merak ediyordum. O hafta sonu rastlarım umuduyla parka gittim ama yoktu. Bir ay sonra şehrin diğer ucunda bir kafede tesadüfen gördüm.

Bir masada kahvesini yudumluyordu. Yine tek başınaydı.

Bu kez konuşmakta kararlıydım. Yanında dikildim, “Oturabilir miyim?” diye sordum.

Kendimi çok övmek istemem ama kırmızı berem ve kendi dikimim kıyafetlerimle yaşlı bir adamın sohbet isteğine hayır diyemeyeceği kadar çekiciydim. Yüzümdeki üç numaralı gülümseme ise güzelliğime sevimlilik katıyordu. İstediğim sonucu aldım, yaşlı adam eliyle, “Tabii buyurun,” diye karşısındaki sandalyeyi işaret etti. Davetkâr jestine rağmen hala sert bir ifadesi vardı.

“Daha önce de karşılaştık,” dedim. Sessizlik. Zor bir adama çatmıştım. “Özellikle kitap yakma gecesi kızgınlığınız dikkatimi çekti.”

“Polis misin?” dedi sordu birden. Beklemiyordum.

“Ha..hayır,” diye kekeledim. “Şehir hastanesinde hemşireyim.”

“Neyse… Polis olsan da fark etmez. Hiçbir şeyden korkmayacak kadar yaşlıyım. Zaten onlar zaferlerinden gayet eminler.”

“Kimler?” diye sordum. Eliyle kutsal ailenin heykelini işaret etti.

“Onlar. Efendiler.” Şaşırmıştım.

“Sizden ne istiyorlar ki?”

Yaşlı adamın mavi gözleri parladı. Hala içinde bir yerde sönmemiş bir ateş vardı sanki. Beni ona çeken, hikâyesini merak ettiren de buydu belki.

“Bakın genç hanım, uzun yıllar hapiste geçirdim,” dedi. “Birkaç ay önce serbest kaldım. Güçlerinden eminler, benden korktuklarını sanmam ama hala takip ediyor olabilirler. Başınız belaya girebilir.” İlk defa kutsal aileyi sevmeyen biriyle konuşuyordum. Uyarısından korkmuştum doğrusu ama merakım galip geldi. “Eğer siz anlatmak isterseniz dinliyorum,” dedim. Yaşlı adam ilk defa gülümsedi.

“O zaman bir kahve ısmarlayınız genç hanım ve ben de hiç duymadığınız bir dünyayı anlatayım.”

***

“Baskıcı rejimler iki şeyden korkardı: bilim ve teknoloji… Ama zamanla bunlarla savaşmak yerine kullanabileceklerini düşünmeye başladılar. Bilgisayarlar ve internet teknolojisi gelişirken umutluyduk. Bilgi özgürce büyüyecek, paylaşılacak ve yayılacaktı. Ama teknoloji gelişirken bilginin saklandığı formatlar hızla değişmeye başladı. Bir zamanlar kaset, disket, cd’ler varken zamanla daha gelişmiş, iyi formatlar çıktı. Her gelişme eski formatı kullanmayı imkânsız hale getiriyordu.”

Yaşlı adam ben doğmadan önceki bir dünyayı anlatmakla başlamıştı hikâyesine… Kullandığı kelimelerin çoğunu duymamıştım bile…

“Kaset nedir?” diye sordum o başını alıp gitmeden önce. “Öyle ya,” diye bir elini alnına vurdu. “Bu kelimeyi bile sildiler. Kaset şu boyda…” Eliyle kapalı bir karış işareti yapıyordu. “…bir alet vasıtasıyla müzik veya film izlemeye yarayan bir eşyaydı.”

“Ama şimdi istediğimizi küresel net kütüphanesinden dinliyoruz, izliyoruz.”

“Evet, oraya geleceğim,” diye devam etti anlatmaya. “Biz de teknoloji geliştikçe seviniyorduk zaten. Basılı kitaplar ise yüzyıllardır vardı. Bir gün aniden kitap basmayı kısıtladıklarında kuşkulanmaya başladık. Bahaneleri akla yatkındı; kâğıt ağaçlardan elde ediliyordu. Doğayı korumak lazımdı. Nasılsa isteyen internetten okuyabilecekti. Sonraki hamleleri kanunu sertleştirmek, basılı kitabı tamamen yasaklamak oldu. Kâğıdı bile yasakladılar. Kim itiraz edebilirdi ki, elektronik kitaplar özgür ve ucuzdu. Hatta bedava.”

Yaşlı adamın hapse düşmesine neden olan konuyu hala anlamamıştım. “Evet, şimdi de öyle,” dedim. Çantamdan çıkardığım tabletimi masaya koydum. “Benim küçük tabletimde bile yüz bin kitaplık kütüphane var. İstediğim zaman ağa bağlanıp küresel netten kitap indirebilirim. Yazılmış bütün kitaplar burada.”

“Küçük hanım işte sorun orada… Elektronik bilgilerin kontrolü çok kolay ve yönetim bunu kullanıyor.”

“Anlayamıyorum,” dedim.

“Tabletiniz açık mı?”

“Evet,” dedim.

“Kürk Mantolu Madonna diye bir kitap var mı bakın,” dedi.

Hemen arama kısmına söylediği ismi yazdım. Ekranda çıkan yazıyı “O sonuç” diye mırıldandım.

Yaşlı adam iç çekti. “Böyle bir kitap vardı ama… Okumuştum. Çok güzeldi. Sildiler onu.”

“Ama… Niye böyle bir şey yapsınlar ki?”

Omuz silkti. “Bilinmez ki, belki isminde Kürk kelimesi geçtiği için…

Bir çevre yasasına toslamış olabilir ya da kutsal aileden birisi sevmediği için sildirmiştir. Güç onlarda.”

Düşünceli olduğum zamanlarda yaptığım gibi tırnaklarımı yemeye başlamıştım.

“Başka var mı böyle?” diye korkuyla sordum.

“Korkarım çok.”

O isimleri saymaya başladı. George Orwell, Franz Kafka, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, William Burroughs, Ray Bradbury, Dostoyevski, Tolstoy, Clive Barker, William Gibson, Aziz Nesin… daha onlarca yazarın ismi silinmişti. Bazı yazarların ise birkaç kitabının ismi yoktu kütüphanede. Örneğin sevilen yazarlardan Dan Brown’un “Da Vinci’nin Şifresi” adlı kitabını hiç duymamıştım.

Başım ağrımaya başlamıştı. Yaşlı adamın saydığı isimleri bulamadıkça acaba benimle dalga mı geçiyor diye düşünüyordum. Yazarların, kitapların silinmiş olabileceği ihtimali midemi bulandırmaya başlamıştı.

Bu sırada “Stephen King adlı bir yazar duydun mu?” diye sorduğunu duydum. İşte bu kolay soruydu. “Elbette,” diye gülümsedim. “En sevdiğim aşk romanları yazarıdır.”

Yaşlı adam, “O zaman hazır ol,” dedi. “O esasında gelmiş geçmiş en iyi korku romanları yazarıydı. Nedense kitaplarını sildiler ama Maeva Binchy adlı bir başka yazarın kitaplarının üzerine ismini yazdılar. Yani sadece yazarları silmediler; kitapların ismini veya içeriğini, sahibini de değiştirdiler.”

Artık şok olmuştum. “Ama… ama bunu neden, ne cesaretle, hangi yetkiyle yaparlar?”

İhtiyar omuz silkti. “Gücün ve teknolojinin onlara verdiği yetkiyle… Eskiden insanların bedenleri ve yaşamları üzerinde hâkimiyet kurardı diktatörler, şimdi beynine ve geçmişine de sahip olmak istiyor.”

“Bu eserler sonsuza dek mi kayboldu yani?”

“Alevlere atılanlar, küle dönenler onlar işte. Gerçi şimdiye kadar hepsini yaktıklarını düşünüyorum, büyük ihtimal oradakiler insanları tatmin etsin diye şölenler için basılanlardır. Çoğu yeni gözüküyordu.”

Çok üzülmüştüm. “Ne yapabiliriz?” diye sordum.

Yaşlı adam, “Bilemiyorum,” dedi. “Yapılabilecek bir şey var mı? Belki de dünyanın bir yerinde kitapları ezberlemiş insanlar vardır. Ray Bradbury adlı yazarın Fahrenheit 451 kitabında öyle yapılıyordu. İtfaiyenin görevi kitapları yakmaktı ve insanlar kitapları ezberliyor, birbirlerine aktarıyordu. Tahmin edebilirsin, o da silinmişler arasında…”

“Belki gizli bir kütüphane vardır?” diye mırıldandım.

“Belki,” diye gülümsedi yaşlı adam. Onun da ümidinin bu olduğunu anladım. “Ama saklamak için kitapların tehlikede olduğunu düşünmesi lazım insanların. O açıdan kurnazlar… İstedikleri kitapları siliyorlar ama o kitapların, yazarların varlığını hatırlayan birkaç kişi. Her şey elektronik bilgi… Tek tuşla, komutla yok ediliyor.”

Endişeyle etrafıma baktım. Hava kararmaya başlamıştı. Bizi izleyen var mıydı?

“Daha kötüsü de olacak,” dedi yaşlı adam. “Kutsal aileden her yeni lider başka bir şeyi tehlikeli bulacak veya sevmeyecek. Her gelen başka bir yazar ve kitap grubunu silecek. Kimi kitap kahramanları sigara, içki içtiği, kimi seviştiği için silinecek. Sonunda öyle biri gelecek ki tamamen kitap düşmanı olacak… Hepsini silecek. Sıra kelimelere gelecek. Onları da silecekler: eşitlik, özgürlük, isyan… Bu kelimeler olmayınca, bu kavramları da düşünemeyeceksin.”

Neredeyse ağlayacaktım… O ise acımasızca devam ediyordu.

“Sadece kitaplarla sınırlı kalmadılar. Müzik… Yüzlerce şarkı, ses silindi. Hatta heavy metal diye bir müzik türünü tamamen. Çünkü istemedikleri şarkı sözlerine sahipti çoğu ve sertti. Resimler yok edildi, heykeller, filmler…”

Masadan kalktım. Ayakta zor duruyordum, düşmemek için sandalyeme tutundum. “Uzak dur benden,” dedim yaşlı adama. “Sen yalancısın. Bu anlattıklarına inanamam.”

Ağlayarak koşmaya başladım. Koştum, koştum. Geleceğe dair tek umudum kalmıştı; o adamın anlattıklarının tamamen yalan olması. Genç bir kızı üzmek istemişti kötü adam.

Bütün gücümle haykırdım:

“Yalancı!”

Orkun UÇAR

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

1 Comment

  1. Ali Kaya

    24 Ekim 2017 at 16:47

    Şu elektronik kitap nefretiniz bitmedi gitti. Önyargınızı kıramayacağımı bildiğim için uzun uzun yazmayacağım yalnızca iki noktaya dikkat çekeceğim. Birincisi e-kitap ile bütün dünyaya ve sınırsız kişiye ulaşabiliyorsunuz. Örnek olarak şu anda sizin kitaplarınızı yurtdışında bulamamamızı ve yeni baskısı olmadığı ve eski kitapçılarda da bulunamadığı için Türkçe olarak okuyamadığım Robot Serisini verebiliriz. İkinci noktaysa elektronik ortamdaki her bilgiye dünyanın her yerinden ulaşılamaz. Evinizde duran internete bağlı olmayan hard disk, elektronik kitap okuyucu gibi aygıtları da hikayedeki gibi toplayıp yakmaları gerekir. Bunlar dışında güçlü şifrelemelerle korunan aygıtlar ve ortamlar da bulunmakta.

    Hikayede katıldığım noktaysa eğer rahatlık ve korunma için kişisel güvenliğimizden ve özgürlüklerimizden vazgeçersek bilim ve teknolojinin baskıcı rejimlerin aracı olmasını seyrederiz. FBI gibi devlet örgütleri de bu yüzden uçtan uca şifreleme başta olmak üzere kullanıcı dostu güvenlik önlemlerine karşı çıkmakta.

    Bu hikayede direkt olarak bahsetmediğiniz ama başka ortamlarda sözünü ettiğiniz korsan çekincesine de değinmek istiyorum. Şu anda bütün kitaplarınızın korsan pdfleri bulunmakta, kitabı satın alıp tarayıcıya yerleştirerek kolayca oluşturulabilecek bir şey bu. E-kitap çıkarmamanızın asıl sıkıntısını yazarların hakkını vermek isteyen okuyucularınız çekiyor.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: