Konstanza’nın Koltuğu

Canımın istediği gibi davranmamın beni havalı bir azizeye mi,  yoksa acınası bir ahmağa mı dönüştürdüğüne karar veremediğim bir günün ertesiydi.  Bir kez daha, yeni bir kölelik bulmadan eskisinden istifa etmiştim. Tek istediğim daha az mutsuzluktu.  Hangi işi yaparsam kendimden daha az nefret edeceğimi, içimde daha az boğulup dışıma daha az taşacağımı kestiremiyordum. Aslında vaktimi yazarak, filmler izleyerek geçirmenin hayalini kuruyordum. Kapılar sokaklara, pencereler Monet tablolarına açılmasa da, balkona çıkıp kirli havayı içime çekmeye karar verdim.

Balkona çıkıp Bay Konstanza’nın önceden de nasıl göründüğünü hatırlayamadığım yarı yıkılmış, mütemadiyen sahipsiz evini görünce düşünmeye başladım. Hayatımın en hüzünlü günü; Konstanza’nın yıkıntılar arasındaki yeşil koltuğunu gördüğüm an mı, yoksa hayvanat bahçesine gittiğim gün mü, bilmiyordum. Hayvanat bahçesindeki bir ayağı zincirli dev fil gibi, Konstanza da yaşamının etrafında döner dururdu. Çevresi ateşten bir çemberle çevriliymişçesine kentlere, kelimelere, siluetlere dokunmaz, kafese tıkılmış vahşi bir hayvanın telaşını yaşamazdı.  Krem rengi kasketinin altındaki gözleri kimseye değmez, ince ağzından sesler yükselmezdi. Kumaş pantolonunun İspanyol paçaları ise evin yolundan başka yol görmezdi.

Yeni doğmuş gibi yalnızdı Bay Konstanza.  Sanki ailesi olmamış, öylece dünyaya bırakılıvermişti. Evrendeki tüm hazlardan, kahırlardan, sıfatlardan muaf tutulmuş gibiydi.  Tanrıların, kendisinden intikam almak isteyeceği türden bir adam olmadığı için de başına çok büyük felaketler gelmezdi. Sevgisi de, cümleleri de görkemli değildi. Çocuk olup hiç eriklere dalmış mıydı, ya da uçurtma olup kanat takmış mıydı, küçük bir anarşiste yakışır biçimde akşam ezanı okunduktan sonra kan ter içinde evine dönmüş müydü sözgelimi, emin değildim. Ama yine de, çocukların bahçeye kaçırdığı toplarını korkusuzca isteyebileceği biriydi Bay Konstanza.

Belki de istemeden genel kanıya başkaldırmış, sürekli bir işte çalışmamıştı Konstanza. Sadece şarap ve kavun parası için günlük işler bulur, cüzdan taşımaya gerek duymaz, çamaşır yıkamadan önce ceplerini boşaltmakla uğraşmazdı.  Tanış olmadığı Bertrand gibi ‘’çok çalışmanın abartılmış bir erdem’’ olduğunu düşünse de, aylaklığın da hakkını vermezdi. Göğe bakmayı hep unutur, şairi küstürürdü.

Bay Konstanza’nın kenarları maun ağacından yapılmış retro yeşili koltuğuna uzun süre baktım. Kendi yaşamımın sefaletine aldırmadan Konstanza hakkında düşünmeye, varsayımlarda bulunmaya devam ettim. Yaşamı dingin sulara benzeyen Bay Konstanza, iki kere okuduğu kitaplarda hep aynı cümlelerin altını çizerdi. Yazgısına isyan etmez, Tolstoy’un bisikletine binmezdi. Kara kedilerin menhus olduğuna inanmaz,  akreple yelkovanı ayırt edemezdi. Çizgilere basarak yürür, yıldız kayınca dilek tutmazdı.  Nadiren çekildiği fotoğraflarda gözü kapalı çıkar,  otobüslerde hep ayakta giderdi. Sabah kalktığında rüyalarını hatırlamaz, ekmeğine yağ sürmezdi. Kelebeklerin ayaklarıyla tat aldığını bilmez, sineklerin acıkınca ellerini ovuşturduklarını zannederdi. Nakaratını hatırlayamadığı şarkıların yerine sözler uydurmaz,  kısa kollu gömlek giymezdi. Dilencilere para vermez; çayı iki, kahveyi orta şekerli içerdi. Şikayet kutusuna yazmaz, müşteri hizmetlerini aramazdı.

Ömrünün hiçbir merhalesinde leyleği havalanırken görmemiş, müptezel kelimesinin anlamını merak etmemiş bu görünmez adamın mahreminde daha ne kadar dolaşacaktım? Onunla hasbıhal etmemiş olmamız, bana sonsuza kadar konuşma hakkı mı veriyordu yoksa? Hem Konstanza hayatta olsa idi onu bu kadar irdelememe müsamaha gösterir miydi?   Son günlerin müzmin işsizi, kendi yaşamını daha değerli, daha dişe dokunur mu buluyordu? Ya da bu lakırdılar, babasının hiçbir zaman okumayacağı bir hikâyede can bulacak bir karakter mi yaratacaktı?

Belki de mutfağa dönüp kendime bir fincan kahve yapmalıydım. Ya da bir Haneke filmi izleyip gerçekliğin mideme yumruk gibi inmesini beklemeliydim. Wes Anderson filmi izleyip masalsı bir dünyaya yol almak da iyi bir fikir olabilirdi pekala. Kütüphaneden aldığım,  artık geri götürmem gereken kitapları okuyabilirdim mesela. Aylaklığın hakkını veremeyen sadece Konstanza değildi, anlaşılan.

‘’Beterin beteri var’’daki betere bakıp kendi haline şükretmeyi bir avuntu biçimi kabul etmeyen ben, ihtimaller zincirinin hangi halkasına tutunacaktım? Kesin olan şuydu ki; gece köpekler koro halinde avlamaya, ismini babasının babasından alan çocuklar doğmaya devam edecekti…

Bay Konstanza’nın ruhuna Turgut Uyar dizeleri okumaya ve hanımeli yetiştirmeye karar vererek balkondan içeri girdim. Eğer kulaklarım bana tarihin en büyük yanılgısını yaşatmadıysa, bir deli bağırarak koşuyordu.

‘’Renklerimi bana geri ver Bay Kievslowski!’’

 

1988 yılında Çorlu'da doğdu. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji mezunu. Okur,düşler,yazar,izler. Sabahattin Ali'nin şu cümlesini tekrarlar:''Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım.''

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: