Konuşmalar/Yankı

Beyaz bir bulutu kovalıyorduk ve dünya parmak aralıklarımızdan ince ince kaçıyordu yahut süzülüyordu.
Sandalye ile bir olmuş bedenim, ayrışamayacak parçalarız bizler. O yapışkan ‘madde’ ile.
Masanın başındayım yine, dirseklerim tahta yüzeye kenetli.
Siyah, kumaş pantolonum ya yarı inik ya da phallusu sarıp sarmalıyor. Kemerimi yatağın üzerine savurmuşum, tokası ile sesleniyor bana. Kare kısmı sabit ve deliklere geçen o iğne gibi şeysiyse bir aşağı bir yukarı hareket ediyor. Onun lisanını anlayabiliyorum ben, makinelerin uğultusunu anımsatıyor bana
” Uğuuuul. Epeyce kilo aldın sen. Uğuuul. Seni ‘sıka sıka kavraya kavraya’ geberteceğim ben. Uğuuul. Baban seni benle çok döverdi. Uğuuul. Annen -leryadalar eki ile belirtirdi bu söylemini- ne alemde -tekilliği ya da çoğulluğu belirsizdi öznenin – Uğuuul. Çok içiyorsun sen. Uğuuul. Yorma kendini. Uğuuul. ”
gibi şeyler söylerdi/söyledi/söyleyecek bana.
Hep.
Cansız Objeler (onların tabri benim ile konuşuyor; tramvaylar, taksiler, taksi olmayan sarı arabalar, bisikletler, kılıçlar, tabancalar, kurşunlar, tatatak makineleri, kasketler, akıllı olmayan ama piyasaya ‘aklı var’ diye sürülmüş telefonlar, trafik ışıkları (kırsail dilini anlamam pek zor olmamıştı. Her bir ışık idealar dünyasında bir temsiliyete sahiptir fakat bu mükemmel varlıkların ‘ayrık’ ya da ‘birleşik’ halde olup olmadığını henüz bilemiyorum.), sokak lambaları, kaldırım taşları, kaldırımın kendisi, flüt, elektro gitar, mikrofon rolüne bürünmüş tahta parçası, araba tekerlekleri, jantlar, üzerine kadın resmi kondurulmuş aşırı pembe reklam panoları, insansız dükkanlar . . .
Bu yeteneği elde edeli çok olmadı ama. Ve hayır bu yeteneği toplumun iyisi ya da güzeli için kullanmıyorum. Ben Süperolmayan ve aslında Amerikabirleşikdevleti SSK’lısı olan Süpermen’e vakti zamanında (aksiyon figürü idi kendisi)
”Yak şu pelerinini” demiştim.
Onun yanıtı da geç olmadı bana : ”Ekmek parası”
”Ekmek parası nedir?”
”Evde üç çocuk var ne yapalım yani? Devletin demokratik imkanlarını da kullanmayalım, iyi dinle beni evlat hayat ‘süperliklerden’ öte değil ben gazeteciyim aslında yani devletimin sadık bir görevlisiyim, üniversiteyi bitirdikten sonra başladım işe tabi ki de, sonuçta ‘normal’ insanlarız güçleri babamızın tozlu raflarına kaldırdığımız zaman. Korumak üzerine kurdular beni, şimdi ise bana ait olan bir yansıma ile konuşuyorsun. Posterlere yapıştırılmak falan benim de sinirimi bozuyor. Fakat bu benim ‘beklediğim’ bir sonuçtu. Fazla konuşup seni de tutmayayım burada nihayetinde sen beni çirkin bir camekanın ardında gözlüyorsun, benim bu halim plastik ve birazdan beni ‘çirkin ve sümüklü bir çocuk’ satın alacak git hadi, git, sana diyorum. ”
Düzgün konuşmuştu epeyce büyük harfle yazılmayan Fransız beyleri ya da bayanları ya da bayanbeyleri ya da beybayanları gibi.
Kapı açılmıştı, kapıyı sağ eliyle açmıştı sol eli cebindeydi, kapıyı kitlememişti. Kulak tırmalayan bir gıcırtıyla inlemişti bütün koridor ama kimseciklerin rahatsız olduğu falan yoktu, alışmışlardı bu duruma (ya da okuyanın tabiriyle gerçekliğe) herhalde. Duvarlara siyah keçeli kalemle ayıp sözler, bozuk phallus resimleri, eğri kalpler ve swastika dışı swastikalar çizmişlerdi. Apartmanın üçüncü katındaydık. Örümcek duvar köşelerine örmüştü beyaz ağlarını. Duvarlar et pembesiydi. Damarlar parlak, kahverengi ayakkabımın altında eziliyordu terlemiştim ceketimi çıkardım işaret parmağına hiçbir şey işaret etmeyen astım.
Ufak, masamsı bir mobilya ürününün üzerine koyduğu ve bana Yunan vazolarını anımsatan o kaseye belli bir oranda para atmamı istedi yaklaşık 250 lira kadar. Dediğini yaptım. Korkuyordum gibi, ceketin çengeli işlevini zar zor yerine getirebiliyordu. Avucumun içi terliyordu. Salona vardık nihayetinde, ikili kanepe arasında duran sandalyeye geçmemi emretti – aramızdaki emir komuta zincirini uzun uzun işleyemeyeceğim ama kısaca anlayabileceğiniz şekle getireyim efendi yani o ben kadın hayvan ot taş çakıl taşı roma anıtlarından kopmuş taş parçacıkları vesaire – emrini yerine getirdim, odaya geçti birazdan geri döneceğim ben dedi derinlerden gelen o ses ile birlikte. Bekledim. Çok ya da az. Rakamlarla ya da onun gibi alet edevatlarla ifade edilecek biri gibi değildi kendisi, onu özneleştirmiştim kendimce.
Camekanlı dolabın içerisine bir çok hırdavat sıkıştırılmıştı:
”Kuru kafa gibi. Damarlı bir büyücü asası gibi. Antın kabzalı hançer gibi. İçi boş deney tüpleri gibi. İkinci kafatası, çatlamış, gibi. İğneler saplanmış o saman rengi wudu gibi. İlkokul cetveli gibi. Kimsenin okumaya cesaret edemeyeceği kutsal kitaplar gibi. Ellerde gezinecek kırmızı tespih gibi. Derrida’nın Gramatoloji, Khrora eserleri sarı kağıtlara yazdığı metinler gibi. Gazete haberlerini gizlediği o kırmızı kapalı albüm gibi. Kaplan desenli şiir defteri gibi. Kurşunlar gibi, domuz ve insan olmak üzere ikiye ayrılan. Tutunamayanlar kitabının üzerindeki o çimden adamın taslağı gibi. Çok ağızlı, keskin kasatura gibi. ”
Duvara taştan bir kılıç saplanmıştı, kabzasına üç nokta vurulmuş. Kılıcın namlusu L ile C arası bir biçimselliği andırıyordu, doğuya ait (cesaret) sembolü olsa gerek kendisi, Kökü andıran çatırtılara neden olmuştu ya da olmamıştı fikrim yok, gözlerim beni yanıltıyor olabilirdi ama şundan emindim yalım ağız bana gülümsüyordu ben de ona.
Eski bir saatti. Ona saplanıyordu akrep zehrini ve yelkovan on ikinin üzerindeydi. Kımıldamıyorlardı. Olmaları gereken yerdeydiler. Kabullendim onları.
Kostümünü giyinmişti, ağzını kırmızı bir peçe ile bağlamıştı çürük ve sarı dişleri belirgin olmasın diye herhalde. Elleri siyah ve deri eldivenliydi, ayakları çıplaktı, ayak tırnakları son derece muntazam kesilmiş gibiydi ayak yükseltisi dediğim o kısmı tamamen tüysüzdü. Yaklaştı. Avuçlarının içerisinde sıkıştırdığı alüminyum folyonun (AI artı folyo) içerisindeki jel şekerler sözde cennetin ışıkları misali yanıp sönüyorlardı, kimi zaman o gri renkli kapsayıcı içerisinde hışırdanıyorlardı.
İşte buradalar
Değişmek istiyordun değil mi
Evet hem de her şeyden çok
Gücü arzuluyorsun demek ki sen de
Komik değil mi bu durum
Komedinin ötesinde değiliz
Dünyamız kocaman
Kara deliğin içerisindeki o ses yönetiyor bizi
Rahatla
Rahatladım
Gözleri yarı açık yarı kapalıydı, aç ağzını yum gözünü, açtı ağzını yumdu gözünü. Çiğnedi. Ağzında uzunca gezdirdi öncesinde tabi. Sakız gibi, ucuz sakızlar misali, ucuz ve balon çıkaran sakızlar misali, ağız reklamlı ucuz ve balon çıkaran sakız misali.
Pembe, yeşil ve lacivert renkleri patlıyordu gözlerimin önünde, objeler kıvrıldı ve dönüp duran dönüp duracak dairelere evrildiler. Kılıcını duvardan çıkardı o mor renkli şövalye ben kılıç darbelerini atlatmaya çalışıyordum eğiliyordum yuvarlanıyordum perdeleri çekiştiriyordum perde hemen ötemde olduğundan ötürü kımıldayamıyordum beni öldürecekti beni öldürecekti ben ölmek istemiyorum noktalar eşleşti kocaman bir kafayı oluşturdular, beyaz ve boş bakan gözlere sahip. Saçları sarı ve kırmızının tonlarıyla süzülüyordu ve pembe resmi süsleyen ince bir ayrıntı gibi çöktü burnunun üzerine. Zemin titriyordu, camekanlı dolabın içerisindeki bütün eşyalar belirsizleşmişti bir çorbayı anımsatıyorlardı sanki artık neon yeşile gömülmüş. Üzerinde gemiler geziniyor. Sarı keskin dişli, yeşil gövdeli ve dokunaçlı o yaratık beni takip ediyor. Baloncuklar, renk renk, patlayıp, renk renk, yok oluyor. Oda sanki içine çekecek beni, bütün iblisleriyle birlikte. Dalgalanıyorlar. Odanın o genel ‘olması’ gereken sesi beynimin kıvrımlarında yankılanıyor. Objeler büyüyor ve genişliyor ve korkunçlaşıyor uçurumun ucundayım sanki ve aşağıda ‘modern çağın’ geziniyor beni parçalamayıp kendi dalgalarına katacaklar bir de şu ‘düzensizlikler’ yetmezmiş gibi. Göğüs kafesimin ortasındaki devasa çalar saat hep on ikiyi gösteriyor, sarsıyor bedenimi, ağlıyorum ama ağlamıyorum bazı duyguların içerisine batıp batıp çıkıyorum, ahahaha. Hava da ne kadar sıcak camları açsana bir. Elim ağzımı sarmalıyor sanki çenem düşecek. Damarların en uç noktasındayız artık… artık… artık.

Ben doktorum cadı
Peki öylesin
Ben gidiyorum
Sürekli pratik yap büyü bozulmasın aman
Peki, peki
Her şey büyü
Büyülendiler
Büyülenmişiz
Büyüler
Asa
Zehir
İnsan
Zehir
İnsan
Şu tekerlemeyi unutma sakın:

‘Ey yeryüzü
Ey göyüzü
Sizler aslında
Yüzler değilsiniz
Sizler sadece imgelersiniz
İmgeler mecazlaşır
Nesneye dokunamadan kıvrılırlar
Ağaçlara dönüşürler
Dalları uzaklara uzanan
Yüzeyin ötesine geçmek uğruna ben
Yok ettim o tahtadan gövdeyi
Gövde kadın değildir ama
Gövde erk olmamış ve erk taklidi yapanlara da ait olamaz
Ritüeldir her şey
Sözden ve kalemden ve kağıttan oluşan
Kağıtlar yırtılıyor ama artık
Rakamların oluşturduğu bir düzlemdeyiz artık
Damarlar bile birlerden oluşuyor.
Bir olmayan birlerin meydana getirebileceği bir sistemin tam ortasındayız.

Delik kara
Kara delik
Delik uzay
Sen kurtar bizleri
Özgürlüklerden öte olan o korkuyu yaşat bizlere
Ölümü tattır bizlere

Ölmektir çünkü insanı insan yapan, büyüten gelişen
Siz çocuk mezarı gördünüz mü ki zaten?’
Tek kelime etmedi sonrasında ve ben merdivenlerden aşağı indim, süzülüyordum sanki. Ciğerlere iniyordum sanki şeylerin içine gizlenmiş V. noktalarını büyük bir kolaylıkla anlayabiliyordum lisan bile geliştirmiştim onlar için. V-1 suyu ifade eder. V-2 ise topraği. V-3 ateşin yerine geçer. V-
4 ise hava küreyi. Vler böylesürgid böylesürgid spektrumunda ilerlerler.
Ah, masamın üzerine bu vazoyu kim koydu, beli çatırdamış hep. Vazo porselen taklidi yapan bir maddenin işlenmesi sonucunda oluşturulmuş vie kançisingli bir fabrikada üretilmiş tabanındaki etikette yazıyor bozuk bir ağza sahip, konuştuklarına yanıt vereceğim elbette ki:
Merhaba.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: