Korku Üzerine Yazılmış Bir Düşünce

 

” Hiçbir şey bilmemek, ah ne mutlu bir yaşam!”

 

”Hayattan iğrendiklerinden dolayı kendilerini öldürmek hevesine kapılan insanlar kimlerdir? Bunlar özelllikle kendilerini bilgeliğe vermiş kimseler değiller midir? ”

 

Deliliğe Övgü, Desiderius Erasmus

 

 

 

Korkaklaşalım. Korkaklaşarak kurtulabiliriz ancak devletten. Devlet bizden cesur olmamızı bekliyor, onun emirlerini ”cesaretle birlikte yerine getirmemizi” istiyor. İşte korkaklaşmak, bu cesaret üzerinden kurulacak yönetimi parçalayacaktır. Korkaklığın korkulacak bir şey olmadığını öğretelim önce herkese. Korkaklığını anti-mitolojik bir oluş olduğunun farkına varalım. Korkaklığın bir burjuva şehveti, oluşu olmadığını biliyoruz. Korkaklık burjuvaziye karşıdır. İşçilerinin, emekçilerinin kahraman olmasını isteyen, bekleyen ve kurgulayan burjuvaziye karşı bizler de korkaklığı silah olarak kullanalım. ‘‘Korkuyoruz’‘un gücünü yadsımayalım. Korkunun kurşun saçan bir el tabancası olduğunun, sembolik olarak, bilincinine varalım. Korkaklaşacağız. Bizlere cesur ol diyenlerin suratına bağıracağız korkuyoruz diye. Cesaretin madalyasını söküp atacağız, tarihsel ve kolektif bedenler olarak.

 

 

Korkaklık kolektif ruhu güçlendirir. Korkaklık; ”cesaretin tekliğine” yahut ”yalnız kurt’ imajına karşı ”ürken” ve ”çoklukları üreten” kalabalıkları sunar. Korkaklık çokluklar üretir. Kapitalizmi besleyen temel olgunun ‘ileriye atılma cesareti’ olduğunu biliyoruz. Korkaklık ise şu an ile ilgilenir. Korkak öznelerin oluşu herhangi bir geleceğe, geçmişe bağlamaz kendisini. Olduğu an içerisinde kımıldar, bölgesizleşir ve yeniden bölgesizleşir. Yani korkaklık belirgin noktalara, biçimlere, heykel olanlara ulaşmaz. Fakat ulaşamaz değildir bu. Korkaklık bu hareketini ”bağlamama” diyebiliriz. Bağlanamama durumu sabit olanlar için geçerlidir. Korkaklığın içerisinde bir dayanışma ağı, biçimci olmamak kaydıyla, vardır süreklidir. Bağlanamama yani sabit duruşlara sahip olanlar için geçerlidir. Korkaklık kendi içerisinde ”imaj olmadan” özgür akan damarlar oluşturabilir.

 

 

Korkaklaşmanın devrimleri destekleyen temel bir duygu olduğunu söyleyebiliriz. Devletin cesaretine karşı devrimciler, devrimci oluşlar korkaklığı benimser. Korkaklaşan kitlelerin birbiri ile dayanışması son derece kuvvetlidir, biçimci yahut monolitik değildir. Korkaklık bir agresyona dönüştüğünde bile bağışlayıcıdır. Fransız Devrimi’ni, ”cesaretlenen insanların krallıkları parçalaması” gibi anlatır burjuvazi. Oysaki Fransız Devrimi’ni gerçekleştirenlerin zihinlerindeki temel duygu korkaklıktır. Kralların düzenine karşı korkaklık biçimsizce, özgürce ve anti-hiyerarşik bir biçimde (ya da post-hiyerarşik diyelim) örgütlenme söz konusudur Fransız devrimcileri için. Korkaklaşma pasif değildir. Korkaklaşma cesaretin heykellerine karşı akışkandır. Bir suyun akışı gibidir korkaklık, süzülüşünün içerisinde binlerce volkanın yıkıcı ateşini gezindiren. Korkaklaşma sürecinin yansımaları çok farklı olabilir. Korkaklaşma şudur diyemeyiz aslında. Ama onun tanım alanını genişletebiliriz. Korkaklaşma; yazdıkça genişler, büyür, irileşir ama bu büyüklük kitlelerin tepesinde durmaz. O kitlelerin içerisindedir. Kendisi aynı zamanda pay da almaz, çünkü o tanrısal yahut ideasal değildir. Korkaklaşma, insanlığın en sivil ,en saf ve en değerli duygusudur. Kısacası şunu söyleyebilirim sizlere, yazdıklarım boyunca beni dinlediyseniz eğer o kocaman kulaklarınızla, korkaklık bir insancıllıktır (Sartre gibi düşünüyorum ben de bu konuda) ve cesaret anti-insancıllıktır. Bu ikisinin savaşlarını tecrübe eder tarihin özneleri.

 

 

Korkaklaşmaları bir de ,kültürlerin kanonları üzerinden düşünelim. Korkaklığın, kahramanlığın nasıl şekillendiğini anlamak bizleri korkaklık oluşa yakınlaştırır. Kültürel kanonu oluşturan kanonların cesaretin ideolojisini, belli değişikliklerle tabii ki de, bizlere zorla aktarmaya çalıştıkları gerçekliktir. Örneğin İlyada Destanı’ndaki Akhilleus ‘un cesaret duygusu ile Odysseus karşılaştıralım. Akhilleus’un cesareti daha çıplak ve ilkeldir. Akhilleus gider, savaşır ve hayalinde olan tek şey antik bir zaferdir. Cesareti bedenindeki kuvvetten, savaşa duyduğu şehvetten/aşktan gelir. Bu şehveti bizler okur olarak hissederiz. Fiziksel gücünden faydalanan bir karakterin cesaretini görürüz. Akhilleus’un bir diğer özelliği ise ”antik cesaretinin herhangi bir dolaylılık” içermemesidir. Akhilleus doğrudan saldırır ve şiddet doludur. Bu alıntıya bakarsak bunu daha net bir biçimde görürüz:

 

”Her şey şiddet dolu bir günde başladı.”

 

Akhilleus’un cesareti primitiftir yani. Her şeyin bir şiddetle başlaması, metni ortaya çıkaran duygunun şiddet olması, karakterimizin ilkellik üzerine kurulmuş cesaretini, gerçekliğini gösterir. ”Şiddetin dolması” ayrıca cesaretin biçimciliğini yansıtır. Kanon bir metin içerisinde ”doldurmak” gibi bir kavramın ideolojik olduğunu, az çok fark edebiliyoruz bence sevgili okur. Kısacası cesaret Akhilleus’un bedenine doğrudan aittir. Bedenin, savaşın, doğrudan agresyonun bir cesaret olması söz konusudur bu metin içerisinde yani.

 

Akilleus bir ideoloji yaratıcısının ağzı olarak yani cesaretle doğrudan ilişkilidir.

 

 

Odysseus Destanında da bir cesaret söz konusudur. İki metnin içerisinde de zorunlu bir cesaret olanı konumlanmıştır, inşaa edilmiştir. Homeros’un cesaretinin kıymetini gözlerine rağmen çok net bir biçimde anladığını görüyoruz. Fakat Homeros’un cesaret kavramını esnetmiştir metninin içerisinde. Odysseus Destanı’nın girişi bile ”öfkeden” uzaklaşmıştır dikkatli baktığımızda:

 

Anlat bana ey Esin Tanrıçası,

kutsal Troya’yı yağmalayan o akıllı adamın

serüvenlerini anlat. ”

 

Buradaki Esin Tanrısından, yani ideolojiyi doğal bir biçimde inşaa ettiği iddia ettiği dolaylı özne(tanrı…vs), anlatılması istenen şey akıldır. Burada Homeros’un cesareti akılla eşleştirdiğini görüyoruz. Artık cesur olan ”akıllı olandır,” yani ”kahraman ve ilkel oluş” değildir. Cesaretin politik durumu değişmiştir. Hatta bu politik değişimin koloniciliği doğurduğunu söyleyebiliriz. Aklı olan, yani neo-heromuz, cesurdur. Koloniciliğin de böylesine bir cesaret üzerine kurulduğunu anlayabiliriz, düşünebiliriz hatta ve hatta öne sürebiliriz. Bedeni olan bir kahramanın doğrudan ve dürüst bir işgalinden ziyade artık öne çıkarılan pragmatik Odysseus’tur. Odysseus zafer için her şeyi yapabilecek bir kurgudur, düşüncedir, ideoloji taşıyıcıdır. İngiliz, İspanyol sömürgecilerinin katliamlarının cesaret temelli zeminini hazırlamıştır Odysseus. Başlangıçta Odysseus’u klasik anlamda cesur bir karakter olarak hayal etmeyiz fakat sonrasındaysa bunun doğru olmadığını anlarız. Akıllı adam kahramana dönüşmüştür ve bu akıllı adamlar bütün bir sömürgeciliği taşımışlardır sırtlarında, omuzlarında.

 

Özetlemek gerekirse :

 

Cesaret bütün kanonların içerisinde daima vardır. Ve bu cesaret olan bir şekilde kendisini yansıtır performans olarak. İlkel kahraman Akhilleus’u da cesurdur neo-hero Odysseus’ ta. Fakat cesaretleri zaman içerisinde, doğal olarak, değişikliğe uğramıştır.

 

 

Korkaklık işte bütün bu anlatısal hiyerarşilere karşı çıkar. Cesaret kavramının deliklerine, boşluklarına girer ve aşındırır. Bu aşınışı çoğu zaman duyumsarız aslında. En sıradanlık dolu anlarımız bile bu aşınmayı hissettirir. Kokusunu bile alırız kimi zaman. Korkaklık, anti-hiyerarşik bir duygu ve performanstır. Yani bu performans, korkaklık dediğimiz, bir bütünlük arzusu, tamlaşma arzusu taşımaz ama çoklukları barındırır içerisinde. Bu çokluklar, yukarıda da belirttiğim gibi, örümcek ağlarına benzer, birbirleriyle var olmak için ilişkilenirler, biçimsiz bir duvar oluştururlar ve korurlar arkalarında yatan düşünceyi. Koruma duygusunun en yüksek olduğu an değil midir korkaklık? Korkaklık andır ve öte uçlarla, geçmişin çürümüşlüğü ile ilgilenmez. Zaman denen politik kategorizasyonun sunduğu anlayışların ötesine varır, üstünlük kaygısı taşımadan herhangi bir.

 

 

Pre-kapitalist, kapitalist ve neo-kapitalist anlayışların hepsinde, cesaret kavramı vardır. Cesaret kralların, krallık sonrasında krallık yaşamaya çalışan kralların, sivil kralların ideolojisini oluşturur. Evrensel olmasa bile, evrensel kavramı kolonicilere aittir, bütün kültürler, yaklaşımlar cesareti içerir. Ve bu düzenlere, yapılara, sütunlara ve heykellere direnenlerin taşıdığı temel duygu ise korkaklıktır. Bu korkaklık yersiz yurtsuzdur ve konumlanmaya karşı çıkar. Konumlanamaz değildir kendisi fakat girdiği kabı parçalar. Victoria da cesaretin Odysseusesque yönüyle ilgilenmiştir İmparator Sejong da. Sejong’un cesareti daha ‘’bilge’’dir. Ama buna rağmen oluşa ait bir şahsiyet, figür değildir kendisi.

 

 

Cesaret duygusunun yarattığı arzu, doğal arzuya karışır. Cesaret duygusunun yarattığı arzu sahtedir, doğal değildir. Cesaretin sahteliğinin kolonize ettiğini alanlarda görebiliriz. Savaş meydanlarından kaçan askerler cesaretten uzaklaşır, kendi hayatlarını umursamaya başlarlar. Bu korkaklığın doğallığını gösterir. Bu korkaklık ‘’pasif’’ kalmaz fakat. Savaşa karşı olan bu savaş kaçkını, göçmen özne, savaşa karşı-belki de sadece düşünsel olanla sınırlı kalacak- mücadele edecektir. Bu mücadele durumunu cesaretin boşluklarına korkaklığın tırtıllarının girmesi olarak hayal edebiliriz. Böylesine bir metafor korkaklığın ne kadar güçlü ve aynı zamanda derinlikli olduğunu gösterecektir.

 

 

Daha çağdaş bir örneği düşünelim cesarete dair. Nazi Almanya’sını ele alalım mesela. Nazi Almanya’sı bütün politikasını açıkça bir biçimde cesaret üzerine kurmuştur, dolaylı değildir. Nazi Almanya’sının mimarları cesaretin tarihsel ve taşıyıcı gücünün, sanallığının farkındaydı. Bütün yaklaşımlarını da bu gerçekliğin üzerine kurdular. Nazi Almanyası’nın cesaret dayatmasının karşısında duran, zoraki bölgeleştirmelerine karşı direnenlerin içlerinde taşıdığı duygu, korkaklıktı. Savaşa karşı sunulmuş bir korkaklıktı bu. Bu korkaklık bir direniş hattını, performansını ve eylemini doğurmuştur. Günümüz neo-nazileri de Hitler’in köleleri de aynı cesaret üzerinden kendilerini besliyorlar. Hatta ve hatta şunu söyleyebiliriz:

 

 

Bütün cesaret üzerine kurulan pre-ideolojiler faşizmi doğurur, doğurdu ve bu acı gerçekliği yıkmanın yolu cesaret kurgusunun parçalanmasıdır, korkaklıkla birlikte. Korkaklığın akışkanlığı, içerisinde taşıdığı volkanlar ve barındırdığı biçimsiz kolektivite bizleri cesaretin Romavari biçimciliğinden, cesaretin ta kendisinden kurtaracaktır.

 

 

Son sonuç olarak, korkaklaşma hareket halinde olmaktır. Korkaklık akış olup cesaret dolu kültürel bedenleri parçalamaktır. Korkaklık bütün tarihi anlatılara, eylemlere ve performanslara karşı çıkmaktır. Korkaklığın bir direniş silahı olarak bütün bir insanlığa armağan edilmesini arzuluyoruz bizler. Korkaklık denen biçime ait olmayan silahın, oluşun yıkamayacağı duvar, düşünsel hapise, kurgu hapisanesi olmadığına inanıyoruz. Bütün tarihsel vahşetlerin sorumlusu olan cesaret olgusunu, itkisini silmediğimiz sürece geçmişin hayaletlerinin yeni baştan direneceğinin farkındayız. O vakit bizler korkaklığın zamansızlığıyla birlikte geçmişin ve hiç doğmayacak geleceğin gözlerine bakarak-öfkeyle, gırtlaklarca bağırarak-şunu demeliyiz:

 

Bizler artık korkaklarız. Korkaklık oluş son derece etik bir duruştur!

 

 

Rimbaud’dan bir alıntıyla yazının akışını okurun ellerine teslim ediyorum:

 

 

‘’Aldanmıyorsam bir zamanlar hayatım, önüne
bütün gönüllerin açıldığı, yoluna bütün şarapların
döküldüğü bir şölendi.’’

 

 

 

 

KORKAK OLALIM!

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: