KÜLTÜRÜN DEĞERİ / Meltem Ahıska

Yazdığı reklam metninde Borges’ten bir cümle yürüten arkadaşım büyük bir
açmaz içindeydi. Bir yandan değer verdiği bir yazan reklama alet etmek, öte
yandan o sözün o andaki amaca uygunluğu. Reklamcı olmayarak böyle bir
çelişkinin dışında kalınabilir belki ama hepimiz buna benzer açmazların içinde
soluk alıp veriyoruz.
Borges’in reklam için kullanılması sadece entelektüel bir reklamcının vicdan
muhasebesine işaret etmiyor. Kültürün geleneksizleşmesine, kültür ürünlerinin
kendine has dünyalarının parçalanmasına da işaret ediyor. Eğer gerekli
bir neden varsa her şey her şey için kullanılabilir. 20. yüzyılda ekonomiyle
kültürü bütünleştirerek kültürel anlamlara piyasada yeni değerler kazandıran
kültür endüstrisinin varlığı bugün sermaye tarafından şevkle, aydınlar tarafından
yorgun bir eleştiriyle, halk tarafından ise belirsiz bir beğeniyle kabul
edilen bir gerçek. Ama çelişkisiz bir gerçek değil. Kültür endüstrisi çerçevesinde,
aydınlar ve kitle arasındaki, dolayısıyla “yüksek” kültür ile “düşük”
kültür arasındaki karşıtlık giderek yeni boyutlar kazanıyor.
Lowenthal’den öğrendiğimize göre bugünküne yakın bir anlamda, “düşük
kültür sorunu daha 16. yüzyılda gündeme gelmişti. Montaigne ve Pascal bu
meseleye karşı iki farklı tavır geliştirdiler. Montaigne’in derdi insanın büyük
bir hızla değişen dünyaya nasıl uyum sağlayacağıydı. Pascal ise ·bu durum
karşısında insanın ruhunu nasıl kurtaracağı konusunda kafa yoruyordu. Montaigne
artan toplumsal baskılar, ekonomik güvensizliklerin insanı mutsuzluğa
sürüklediğini ve insanın bu baskılardan ancak uzaklaşarak, bir kaçış ile
kurtulabileceğine inanıyordu. Sanatın, özellikle de edebi sanatların bu kaçış
için çok uygun araçlar olduğunu düşünüyordu. Pascal ise bu kaçışın tehlikeleri
üstünde duruyordu. Ona göre insan, sürekli hareket, “gürültü ve karmaşa”
tarafından cezbediliyor ve bu, ahlaki bir düşkünlük, inançsızlık ve ruhun teslim
olması anlamına geliyor. “Üzüntü için binlerce neden olsa da, bilardo oynamak
bile insanlara derdini unutturabiliyor”sa diyor Pascal, insanlar
hakkında kötümser olmamak elde değil. Bugün bu kötümserliği paylaşacak
çok kişi olabilir ama Montaigne’in izlerini yakaladığı talep hala geçerli.
Sınıflı toplumlarla birlikte kültür iki ayn kanaldan gelişti. Yöneticilerin ve
ona bağlı aydınların yarattığı yüksek ‘kültür ve yönetilenlerin yaşamından
çıkan halk kültürleri. Orta çağda bu aynın oldukça netti çünkü yüksek kültür
aristokrasinin emekten tümüyle arınmış varoluş biçimine denk düşerken, halk
kültürleri köylülerin hayatında önemli yer tutan törenlerde biçim kazanıyor,
gelenekselleşiyordu. Kültür alanında en çok karmaşa yaratan tarihsel karakter
burjuvadır. Burjuvazi için kültür hep çelişkili bir alan oldu. “Saray ve aristokrasi
açısından, burjuva hem maddeci hem bayağı, toplumsal yönden gösterişçi
ama dar görüşlü, ahlakçı ve basit ruhludur. ” Ama öte yandan yeni hakim
sınıf olarak burjuvazi sahnededir ve hem kendi reformculuğunu gerekçeleyecek
eleştirel bir yüksek kültüre, hem de kalabalık çalışan kitlesini bir arada tutacak,
emeğin yeniden üretimine zemin hazırlayacak onaylayıcı bir popüler
kültüre gereksinim duyar. Birbirine zıt dünyalar gibi görünen yüksek kültür
ve yaygın “düşük” kültür kapitalizm içinde birlikte beslenirler. Bu iki yüzlü
madalyon, modernizmin şizofrenisidir. Metalaşma girdabında, hiçbir zaman
bir “dışarısı” yoktu, diyor Adomo. “Özgürlük” söyleminin yaratıcısı burjuvazi,
kültürü geleneksel biçimlerinden özgürleştirdi, aristokrasiye, devlete, kiliseye
bağımlı olmaktan kurtardı ve bağlantısızlaşan kültür piyasada serbestçe
dolaşıma girdi. Huyssen’e göre kitle kültürü modernizmin bastırılmış öteki
yüzü, kilerde saklanılmaya çalışılan aile hayaleti. Yüksek kültür hep kitle
kültürünün elde ettiği yaygınlığın kıskançlığı içinde, kitle kültürü ise yüksek
kültürün saygınlığına göz koymuş. “Bugün modernizmden bahsederken kitle
kültürünü es geçmek, çok uluslu şirketleri unutup serbest pazara övgüler
düzmeye benziyor.'”‘ Kapitalizm bir yandan yüksek kültürün yarattığı meşrulaştırıcı
havaya ihtiyaç duyuyor, bir yandan da piyasa düzeni içinde bütün
kültür ürünlerini birer meta haline getiriyor. Ama bugün, 80’li yıllarda insanları
dehşete düşüren soru, acaba artık her şey kitle kültürüne mi mal olacak?
Bu noktada ikisi de “yüksek” kültürden farklı tutulan kitle kültürü ve popüler
kültür arasına bir ayrım koymak ihtiyacını duyuyorum. Popüler kültür ve
kitle kültürünün eş anlamlı kavramlar gibi kullanılması sadece terimlerde bir
karışıklık değil, var olan kültürü değerlendirmemizle de ilgili bir sorun gibi
geliyor bana. Popüler kültür bir topluluk yaşantısının oluşturduğu ortak
değerlerle şekillenen, birlikte üretilmese de birlikte tüketilen bir kültür, içinde
bir yerellik, bir zaman ve mekan birlikteliği taşıyor, topluluğun ortak yaşama
biçimi içinde özgün bir ihtiyaca cevap veriyor, ortak törenlerde ifade buluyor;
gelecek kuşaklara gelenekler yoluyla aktarılıyor. Popüler kültürde her zaman
bir dünyevilik var, biçim olarak gerçekçi olmasa da sonuçta bugünün dünyasına
dönüp geliyor, kitlesini böylece değiştiriyor. Popüler kültürün kapsamına
halk kültürleri de girebilir, yaygınlık kazanmış protest kültürleri de ve
gelecekte bambaşka duyarlıklarla şekillenebilecek popüler kültürler olabilir.
Kitle kültürünün popüler kültürden farkı ise, yaygın bir biçimde tüketilmesine rağmen tüketicisiyle doğrudan bir ilişki kurmaması. Hatta buna ortak bir
zevkin ifadesi demek de zor. Kitle kültürü kitlesel üretimin ve yeniden üretimin
yaygınlaşmasıyla ortaya çıktı. Teknolojiyle, teknolojiyi istihdam eden
sermayeyle doğrudan bağlantılı. Kitle kültürü kültür ürünlerinin çoğaltılabilmesiyle,
zaman ve mekan sınırı tanımaksızın piyasa dolayımına sokulmasıyla
sistemleşiyor. Kitle kültürü bütün eski popüler kültürleri yutarak,
yerel ya da yöresel farkları, duyarlıkları homojenleştiriyor.
Kitle kültürü ne yaratıcısının ne de tüketicisinin kişiliğini taşıyor. Her türlü
şahsi bağlantıdan koparılmış, arkasındaki hayatın görünmediği bir kültür. Her
amaç için kullanılabilir, her yerde tüketilebilir. Kitle kültürü kendisiyle birlikte
bir de “kitle” yarattı. Kişiliksiz, şahıslandırılamaz, şekilsiz bir bütünlük.
Kitle kültüründe, kültürün üreticisiyle tüketicisi hiçbir zaman karşı karşıya
değil. Yaratıcısı belli olmayan bir kültür, tüketicisi belli olmayan bir hedefe
ulaşıyor. Televizyon bunun en iyi örneği, özel mekanlarda şahsi olarak
tüketiliyor ama izleyenlerin oluşturdukları ortak bir şahsiyet yok. Pasif ve
sessiz bir kalabalık. Benzer bir mantıkla televizyon dizilerinin yaratıcılarının
da bir şahsiyeti yok. Formül bir kez tuttuktan sonra yaratanın kim olduğu
önemli değil. Kitle kültürü, kültür ürününün taşıdığı “aura”yı da yok etti. Bir
tablonun orijinaliyle, reprodüksiyonu arasındaki bir zamanlar önemli olan fark
bugün ancak koleksiyoncu için anlamlı. Kitle kültüründe yaratıcı ile izleyicinin
arasına konulan dolayım, bu tamamlanmamış doyumsuz ilişki, bir açlık
anlamına geliyor. Şekilsiz kitle her yeni şeye aç, kitle kültürü ise her yeni
şeyi içinde eritmeye, kullanmaya aç. Bu açlık, ancak imajla giderilebiliyor.
imaj, kitle kültürünün sahte “aura”sı.
Batılı kapitalist toplumlarda imaj oluşturma mekanizmaları öylesine güçlü
ki, bazen bir kavram, bazen bir eşya, bazen de bir “star” insanları kendisine
bağlayacak bir kimlik sistemi oluşturabiliyor. Seyir ve resim hem tüketicisini
hem de yaratıcısını memnun edebilecek, aslen doyumsuz olsa da coşkun
bir ilişki yaratabiliyor. Kitle kültürünün piyasaya bağımlı başı boşluğunu kapatacak,
örtecek ideolojiler var. Buna “refah” toplumunun getirdiği sübaplar
da eklenince kültürün alıcısıyla vericisi arasındaki ilişki gerçek bir alışveriş
gibi görünebiliyor. Sanatçı özgür: bir kişiyi memnun etmek zorunda değil,
artık onu yöneten şekilsiz bir toplam ve bunun somut ölçüsü olan para.
Tüketici ise kültürü tüketerek bir kimlik edinse de bir topluluğun içinde yer
almak zorunda değil; o da özgür, kültürü bireysel olarak ve kimseye hesap
vermeden tüketebilir. Dilerse evinde, dilerse deniz kenarında. Teknoloji sağ olsun,
artık cep kitaplarının yanı sıra mini televizyonlar da var.
Türkiye’de ise işler biraz daha karışık. Aydın Uğur benden önce davrandı ve
Türkiye’nin ilk özgün popüler kültürü arabesk dedi. İnsana düşünürken daha
doğru geliyor da basılı bir kağıt üzerinde görünce şüpheye düşüyor. Gerçekten
öyle mi?
80’lere gelindiğinde Türkiye’de kapitalizmin hayatı daha canlı ve gerçek bir
evreye ulaştı. Kendi kültürünü yaratacak kadar gerçek. Piyasa daha güçlü olarak
tesis edildi ve kitlenin rağbet ettiği bir kitle kültürü çıktı ortaya. Bu elbette
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki tablodan oldukça farklı. Kemalizmin
başlangıçtaki kültür politikası, halk kültürlerini silmek ve modernizmin
“yüksek” kültürünü yaygınlaştıramasa da zorla meşrulaştırmaktı. Bugün
Batılı burjuva yüksek kültürü, piyasada küçümsenen, aşağılanan bir meta.
“Halkın istediği”, “halkın anladığı” bir kültür hedefleniyor, çünkü “satan o”.
Türkiye’de kapitalizm üstüne dar gelen hazır elbiselerden sıyrılıp, “olduğun
gibi davran” modasına uyan biri gibi “düşük” kültürü de piyasasına almış
görünüyor. Ama bu bastırılmış, zincirinden boşanan kültürü halk yaratmadı.
Burjuvalar da yaratmadı. Bu kültürün bir öznesi varsa o da bugünün kapitalist
piyasasıdır.
Bugün neredeyse her şey piyasada değer buluyor. Nurdan’ın yazısında dediği
gibi toplum koskoca bir vitrin. Cumhuriyet’in başından itibaren içinde
yaşadığımız aydın/halk, doğu/batı, köy/kent çelişkisi bugün daha az geçerli,
çünkü piyasanın saydam vitrininde her şey yan yana sergilenebilir. Kürt kimliği
de, Black and White viski de. Vitrinde sergilenmeyen bir tek şey var. Emek.
Bu da Türkiye kapitalizmini, liberal adlandırmalarına rağmen Batı’daki örneklerinden
ayıran en önemli faktör. Bugün Türkiye piyasasında Batı kapitalizminin
iki önemli unsuru da yer almıyor. Burjuvazi ve emekçi. Türkiye’de
başından beri devlete bağımlı olarak gelişen burjuvazi bugün kendi sermayesinin
sahibi olsa da bunun yönetiminde bürokrasiye muhtaç, kaderi devletten
aldığı desteğe veya kösteğe bağlı. Batılı anlamıyla piyasa, burjuvazi için çok
riskli bir alan, her şeyden önce emeğin alım satımında devletin baskısına gerek
duyuyor. Emekçinin kaderi piyasa üstünde bir otorite tarafından belirlenmiş
durumda. Piyasada emeğin bir meta olarak alım satımıyla ilgili mekanizmalar,
kurumlar işlemiyor. Türkiye’de piyasa orta sınıflar için geçerli bir alan.
Bu da Türkiye’de piyasaya özel bir kişilik veriyor.
Türkiye’de piyasa tümüyle içeriksiz. Özal hükumetiyle birlikte gündeme gelen
“ideolojinin sonu” ideolojisi, “iş bilir, iş bitirir” pragmatizmi bu içeriksizleşmeye
tekabül eden kavramlar. Ama bununla birlikte gelen bir faktör de
piyasanın orta sınıflar için tek gerçek alan olarak kurumlaşması. Saydamlaştıkça,
içeriksizleştikçe gerçeği temsil etmeye hak kazanan bir alan piyasa.
Emek ortada yok ve metalar dünyası ezik insanları daha da ezen bir gerçeklik
kazanıyor. Kendi başına bir bütünlük kuruyor. Bu alanın içindeysen gerçek
hayatın da içindesin, değilsen hedefin bu olmalı. Köşe dönmek de bunun ifadesinden başka bir şey değil. Görüntünün bu gerçek dünyası karşısında insanların
kendi hayatları parçalanıyor, gelenekler, değerler, mahalli yaşama
biçimleri, özgün mekanlar kayboluyor. İnsanların toplu olarak bir araya geldiği
mekanlar, lokantalar, parklar birer mola yerine benzemeye başladı.
Uğranan ve geçilen, hayatın nüfuz edemediği mekanlar bunlar. Bütün eklektiğiyle
şekilsiz bir kitleyi içerse de tek tek insanları dışarıda bırakıyor. Mekanlar
gerçek ve kalıcı; insanlar ise oradan geçiyorlardı.
Kitle kültürünün en büyük kabiliyeti, serbestliği. Ezik insanların önüne birdenbire
seriliveren serbest bir alan. Ataköy Oalleria gibi. Kimsenin olmayan,
dolayısıyla herkese biraz umut veren bir alan. Bütün bağlantısızlığı ve serbestliğiyle
her hayal parçasını, her sözü, her figürü kendi geleneğinden koparıp
potasında bir araya getirebiliyor. Eski hayatları kırpıp kırpıp bundan bir
yenilik yaratabiliyor. Kitle kültüründe herkesin kendinden bir parça bulması
boşuna değil.
Arabesk de böyle bir karışım. içinde, yolunu bulamama da var, yalnızlık duygusu
da, isyan da. Ama bana en önemli gelen öğe, bozma isteği. Baskıcı bir
toplum içinde yaşamak, ekonomik güvensizlikler ve belirsizlikler, insanları
bir arada tutacak hayat yollarının olmaması, geleneklerin ekonomi karşısında
tutunamaması, bütün bunlar bir tahripkarlık dürtüsüne zemin hazırlıyor. Hakim
olan kuralları, gelenekleri çiğneme var arabesk kültürde. Tahripkarlık dilden
başlayıp yemek yeme alışkanlıklarına, giyim tarzına kadar uzanıyor.
İbrahim Tatlıses’in şarkılarında insanları yakalayan en önemli şey vurguların
bozukluğu. Bu, yöresel bir şive değil, yaratılmış bir bozukluk. Öte yandan
toplumda lümpenlerden başlayarak kolejli gençlerin yaşamına kadar giren,
türetilmiş kelimeleriyle ve altüst edilen grameriyle bozuk dil de alt kültürün
kendine has bir argo geliştirmesi gibi değil. Bu bozukluk, kısmi bir varoluşun
kimliğini oluşturmaya yaramıyor, bütüne karşı yöneltilmiş genci bir
tahripkarlık. Belirli bir yönü olmayan ve kolaylıkla sirayet eden bir tahripkarlık.
Herkesin alıp kullanacağı, tekrar edeceği kadar yaygın ve kişiliksiz.
Öyle ki şair, taksi şoförünün uydurduğu terimi adamın ağzından kapıp şiirine
başlık yapabiliyor.
Arabesk tarihsiz ve modem bir tarz, modemin Türkiye’deki öteki yüzü. Arabesk
şarkılarda dile gelen hayat yerellik, yerleşiklik taşımıyor. Sürekli hareket
halindeki bir kalabalığın modem tecrübesini yansıtıyor, çoğunlukla büyük
şehirde, sokakta, “mola” yerinde. Kendi içinde bu tecrübenin ifadesini yaratıyor;
bir arabesk şarkıda olduğu gibi, “Seviyorum seni demedim ki, hoşlanıyorum
senden”. Ama arabeskte esas olan ayrım koymak, önermek, yapmak
değil; her şeyi bir bulamacın içine sokmak ve bozmak, yıkmak. Bu o kadar
aşırı bir dürtü ki arabesk kasetleri bozuk araba teyplerinde cızır cızır dinle-
mekten adeta zevk alanları çok gördüm. Arabesk negatif bir kültür, insanlardaki
yıkıcılığı, muhalifliği yakalıyor. Ama devrimci bir potansiyel taşımıyor
çünkü muhalifliği beslemiyor. Tuhaf bir dinamik. insanları değişimin içinden
yakalıyor, bunun sancısını dile getirerek onlara hitap ediyor ama nüfuz etmiyor,
değiştirmiyor. Belki buna çağdaş sancı demek lazım. Mola yerleri
gibi, anında tüketilen, kimseyi içine almayan bir dünya bu. Yaygın bir ilgi
görüyor ama insanları birleştirmiyor, onları bölüyor.
Arabeskin kitlesi sadece “zonta”lar değil. Yönetici kadrolar da, aydınlar da gizli
gizli hoşlanıyorlar bu kültürden. Ama dikkat edin, “sevmiyorlar, hoşlanıyorlar”.
Aydınlar için biraz sahipsiz sözü, şiiri sevmek gibi bir şey, neredeyse
“Şiirimiz mor külhanidir ağbiler”in dile dolanmasına yakın; yöneticiler ise zaten
hiçbir zaman yüksek kültürü sevmemişlerdi. Bugün arabesk müziğin
yaygın kitle organlarından uzak tutulması bu organların devletin elinde olmasından
kaynaklanıyor, devlet özellikle televizyon gibi toplumun dışa açık
yüzüne henüz bu ifadeyi yakıştırabilmiş değil. Arabesk şimdilik Kemalizmin
kilerde saklanan aile hayaleti. Bütün bunları düşününce arabeske ilk özgün
popüler kültür demek zor. Arabesk, halka dayatılan bir durumun yaratılmış
ifadesi. Biraz daha demokrat gözükmesinin nedeni, yaratıcıların ortada olmamasından.
Arabeskin arkasında toplu bir hayat yok, sadece dalgalanan, içeriksiz
ve şekilsiz bir kitle ve piyasa var.
Piyasa bütün kültür ürünlerini kendine çekip meta haline getirirken bir yandan
da metayı estetikleştirerek kültürel bir anlam kazandırıyor. Sanatın metalaşması,
metanın sanatlaşmasıyla tamamlanıyor. Türkiye’de “düşük” kültürle
temas etmemeye çalışan “yüksek” kültür de piyasaya bu kanaldan girmek zorunda
kalıyor. Metayı estetize eden reklamcılık, ambalajdan vitrin düzenlemesine
kadar tasarımcılık, haberi ve siyaseti estetize etmeye dayalı dergicilik
… Hatta buna kadına yönelik ürünleri kadın sorunları söylemi içinde estetize
eden, son zamanlarda sayıları giderek artan kadın dergilerini de eklemek
mümkün. Bu kanalların dışında kalmaya çalışan “yüksek” kültür ise kendine
has bir yaşam alanı oluşturamadığı için kitle kültürünün sürekli tehdidi
altında. Kendine bir yaşamsallık aradığında kitle kültürünün kucağına düşüveriyor.
Ya da böyle bir yaşamsallığı toptan reddedip özselci bir yaklaşımla
yaşamı kendi varsayımlarında bularak marjinalleşiyor. Türkiye’de öncü sanatlar
bunun iyi bir örneği. Birinci varsayımları, hakim sanat geleneğine karşı
çıkış. Oysa özellikle resim, heykel gibi sanatlarda böyle bir gelenek yok.
İkinci varsayım bir karşı kültür oluşturmak. Hangi karşı hayatın ilkelerini
koyarak? Üçüncü varsayım sanatın oluşturulmasında ve tüketilmesinde Batılı
kriterlerin geçerliliğini düşünmek. Batı tarihi içinde Huyssen’in “tarihi avangard”
dediği öncü sanatlar, sonradan kitle kültürü tarafından yutulsalar da belli
bir dönemde gündelik hayata müdahale etmek üzere tasarlanmış, gündelik
hayatın o anki biçimini hesaba katarak oluşmuş akımlardı. Bu yüzden de bir
akım olabildiler, bir yaşamsallık bulabildiler. Türkiye’deki hayatın psikolojisini,
simgelerini, iletişim biçimlerini araştıran birkaç istisna dışında bugün
öncü Türk sanatında, sanatçının, içeriğini biraz da Batılı hayatın tecrübesinden
devşirerek atfettiği anlam, bakılmayan, etkilemeyen, anlamlandınlmayan bir
anlam. Niyet ne olursa olsun, sonuç, bugün Türkiye’deki çağrışımlarıyla modern
hayatın estetikleştirilmesi. Andy Warhol’unki gibi bir samimiyet olsa
her şey biraz daha gerçek olacaktı. Warhol bir radyo konuşmasında, “Herkesin
bir makine olması gerektiğini düşünüyorum. Bence herkes birbirine benzemeli.
Pop Art bundan mı ibaret? Evet, olan biteni sevmek demek. “ demiş. Oysa
öncü Türk sanatçıları Türkiye’deki hayatı da sevmiyorlar, belki sadece hoşlanıyorlar.
Banaliteden kaçmak için bazen banaliteyi de seçkinleştirerek estetikte
kendilerine huzurlu bir sığınak, bir illüzyon yaratıyorlar.
Türkiye’de piyasanın yarattığı içeriksizlik, gerçeğin arkasında yatan illüzyonun
da saklanamamasını getiriyor. Eteğin altından sarkan kombinezon gibi
illüzyon da gerçeğin orasından burasından gözüküyor. işin tuhafı bu aldatmaca
insanları kışkırtıyor, eğlendiriyor. Sadece yüzünü saklayarak saklambaç oynayan
çocukların eğlencesine benziyor bu. Bugün piyasada hayat, “gibi yapmak”
üzerine kurulu. Bir simülasyon dünyasında yaşıyoruz. Mesela, gazetelerin
bir furya halinde verdiği kartonlar. Çocuklarımızın dünya çocuklarıyla
dostluğu karton bebeklerle ikame ediliyor. Hayran olunan kişilerin karton maketleri
sadece çocukları değil, büyükleri de avutuyor. Aslında ikame edilen
emek. Yerine geçense malzemesi kadar hafif bir şey… Varolmanın dayanılmaz
ağırlığını iyileştiren bir hafiflik. “Kesiyorsunuz, yapıştırıyorsunuz, bir de bakıyorsunuz
… ” Gazinoya gidemeyenler için gazino “gibi yapan” müzik kasetleri
var. Şarkıcı şimdi de müdür beyi ve eşini dansa davet ettiğinde dinleyici
de mahsuscuktan eğlenmiş gibi oluyor. Müzikten bir başka örnek “özgün
müzik”. Özgün lafını kendine bir tür adı olarak seçen bu müzik, bir zamanlar
devrimci hareketlerin kıyısında bulduğu kimliği şimdi piyasada koruyabilmek
için sözden başka bir dayanak bulamıyor. Dinleyicisine, vallahi billahi ben
taklit değilim, ben özgünüm diyor. Özgün müzik piyasaya sunduğu metayı
farklılaştırabilmek için halkın gerçek sesi “gibi yapıyor”. Öte yandan bazı aydınlar
burjuvazi “gibi yapıyorlar”. Sermaye sahiplerinin kültür yaratmak gibi
bir dertleri yokken, okuyucularını kültür ancak büyük sermaye ile yaratılır
diye inandırarak Türkiye’de yeryüzü kültürünün misyonerleri oluveriyorlar.
Bugün her şeye rağmen kitle kültürü tek gerçek gibi görünmeye devam ediyor.
Geleneksel estetiği parçalayarak, metayı estetize ederek. Bugün yüksek sanat
ile düşük sanatın ayrımını yapmak bile zor. Kitle kültürü emrindeki piyasanın
gücüyle bütün farkları homojenleştirmekte. Adomo 1963’te bir radyo
konuşmasında şöyle diyor: “Kültür endüstrisi tüketicilerin tepeden kasıtlı bir
şekilde bütünleştirilmesi demek. Ayrıca binlerce yıldır birbirinden ayrı olan
yüksek sanatla düşük sanat ikisine de zarar verecek şekilde bir araya getiriyor.
Yüksek sanat ciddiyetinden mahrum ediliyor çünkü etkisi önceden programlanmış,
düşük sanat zincire vuruluyor ve toplumsal baskının bütünlüklü olmadığı
zamanlarda taşıdığı ona özgü direnci kaybediyor. “Ortaya çıkan ucube,
sınıflar üstü bir çekiciliğe sahip. Herkesi kendi koşullarından uzaklaştıracak,
hayata katlanmayı mümkün kılacak bir kaçış imkanı. Buna sakaletin cazibesi
de demek mümkün. En cezbedici unsur, yaygınlık. Hangi aydın kitabının
milyon satmasını istemez, lbrahim’in kaseti milyon sattı. Bugün televizyondaki
bir diziyi 40 milyon kişi seyrediyor, hangi sinemacı bu rakamdan tahrik
olmaz? İşte gerçek bir kitlesellik. 68 duvar yazılarını hatırlarsak, “Bok yiyin,
milyonlarca sinek yanılıyor olamaz”. Kitle kültürü insanda, Wordsworlh’ün
deyimiyle, “vahşi bir sersemlik” yaratıyor.
Piyasada bütün kültür ürünleri değişim değerleriyle var. Değişim değeri
tüketici için tasarlanmış bir tatmin vaadiyle kullanım değerinin yerini alıyor.
Ama bu ürünlerin mutlaka bir de kullanım değeri olmalı, yoksa bu ölçüde
kitlesellik kazanamazlardı. Kitle kültürü sonuçta kitle denilen insan kalabalığının
bazı ihtiyaçlarını karşılıyor ve bu ihtiyaçların tümüyle sahte ya da
gerici olduğunu söylemek zor. Bu ihtiyaçları çözümlemenin, eleştirellikten
vazgeçmeden buralardaki hareket imkanlarını araştırmanın vakti geldi. Kitle
kültürüne tümden cephe alıp onun dışında güvenli sığınaklar aramak artık
Batı’da olduğu gibi Türkiye’de de imkansızlaşıyor. “Nasıl ki gelişmiş kapitalizm
kolektif bilincin tepesine dikilen mitler yarıyorsa, aynı şekilde modern
bilincin sığınak aradığı mitik alan da kapitalizmin izlerini taşıyor.” Bu yazı
her şeyden çok bu gerçeği önemseyerek yazıldı. Yazılırken de ister istemez
kültürle ilgili verilerin tümüne vakıfmış “gibi yapıldı”. Ama esas hedefi
üstünkörü geçtiği birçok noktayı tartışmaya açmaktı.

Meltem Ahıska

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: