Mevsim’in Bir Günü

 

Delirememek, belki de onun en büyük trajedisiydi. Mor menekşeler arasından baktığı dünya, penceresinin önü kadardı. Çoğu beyaz sıvalı, karşılıklı sıralanmış evlerin bulunduğu taşlı yol, Pamuk ninesinin ölümünden beri değişmemişti pek. Bugüne kadar kasabadan hiç çıkmamasının nedeni, bir uzlet içinde oluşu değildi. Merak etmiyordu, neyi merak edeceğini de bilmiyordu. Belki de evrende saklı kalmış hazlar vardı. Mevsim safi kötülüklerden, sessizliklerden, dedikodulardan haberdardı. Nasılsın, sorusuna muhtelif cevaplar arardı. Sessizlik, her durumda kabul edilemezdi elbette. Ama Mevsim, kasabaya sahtekâr vaveylalar armağan edecek biri de değildi.

Bugün kırlangıç fırtınasının son günüydü, bu Mevsim’i ilgilendirmezdi.  Her pazar olduğu gibi sakızlı muhallebi yapacak, komşulara dağıtacaktı. Yan komşusu çalçene Münevver ile iki lafın belini kıracak, daha doğrusu kimin kızı nereye gitmiş, kimin çocuğu hangi okulu kazanamamış, hangi yeni gelin daha doğuramamış, bunları dinleyecekti. Diğer komşuları da belli belirsiz bir tebessümle selamlayarak, futbol oynayan çocukların sesleri arasında eve dönecekti. Pamuk ninesinin Rum komşusu Marika’dan öğrendiği bu tatlıyı, çok güzel yapardı Mevsim.

Odaları damla sakızı kokusu sarmışken, yine fotoğraf albümlerine bakıyor, bir saadet kırıntısı, çocuk gözlerinde bir yaşam emaresi arıyordu. Ah ninem, hiç ölmeyecek gibiydin, diye geçirdi aklından. İri mavi gözleri, bembeyaz uzun gövdesi ile bir çınarı andırırdı Müzeyyen Hanım. Her sabah gözlerine limon sıkar, kahvaltıda bile acı biber yer, çayı büyük bardakta içerdi. Çiçeklerini koparmaya çalışan çocuklara bastonunu fırlatır, Mevsim onu dinlemezse ayağından terliği çıkarıverirdi. Sokakta oynamak, kitap okumak, kız işi değildi ona göre. Mevsim ev işlerini aksatacak olsa, huysuzlanırdı. Ama mahallede herkes severdi Müzeyyen Hanım’ı. Belki mektep yüzü görmemişti ama kente gidip orada fabrikada çalışacak kadar da cesurdu. Yaşlı kocası önceleri kasabayı terk etmek istememiş sonra çaresiz gitmişti peşi sıra. Sigortası ve emekli maaşı olacaktı Müzeyyen Hanım’ın. Bu emekli maaşı ile Mevsim’i oyuncakçıya götürecek, onun hafızasına sayılı mutlu anları nakşedecekti. Ninesinin her ay, maaşı alır almaz onu götürdüğü oyuncakçının kokusu geldi burnuna. Eski dükkân kokusunu bastıran naylon kokusu… Ah kokular, geçmişe sürüklenmenin en tesirli, en yakıcı yolu. Ama Mevsim için öyle mi? İsmi ile müsemma olmayan bir kadın o, havası değişmeyenlerden.

 

‘’Sevgili anneciğim ve babacığım, size cansız bir hayalimi gönderiyorum.’’

                                                                                                                            Kızınız, 1970

 

Dört yaşındayken çektirdiği, Almanya’da işçi olan anne ve babasına göndermediği bir fotoğraf daha. Pamuk ninesi göndermeyi unutmuştu belki, kim bilir… Cansız hayal… Dönemin meşhur fotoğraf arkası yazısı…

Tarih değişiyor, Mevsim büyüyor; cansız bir hayal olarak yaşamaya devam ediyordu. Pamuk ninesinden öğrendiği el işleri, birkaç bayram şenliği, komşuda açılan yufkalar, kapı önü muhabbetleri, mahalle düğünleri, çerçiden alınan yeni iplikler, rengârenk boncuklar…

Dişlenmemiş elma şekerleri, tutulmamış uçurtma kuyrukları, yaşanmamış aşkları, hiç öpülmemiş dudaklar, binilmemiş baba omzu, anne eli ile taranmamış saçlar, uydurulmamış şarkı sözleri, görülmemiş İzmir sabahları, yaşanmamış hayal kırıklıkları, izlenmemiş filmler, bakılmamış gökyüzü…

Doğduğunda anne ve babası ismini Selma koymak istemişti. Fakat ninesi nüfusa yazdıracağı ismi bir türlü hatırlayamamış, nüfus müdürü de kızının ismi olan Mevsim’i yazıvermişti ad hanesine. Anne ve baba demek, gurbet demekti. Yazları bir aylığına gelip hayatlarına giren silik siluetler demekti. Zihnini yokluyor, onlarla yaşanan bir ‘’an’’ bulmak, oraya tutunmak istiyordu. Fotoğraflara baktıkça anımsamaya başladı. Babası… Yanında enfiye kutusu ile dolaşan, saçlarını briyantinle geriye tarayan yeşil gözlü adam. Her daim takım elbiseli, az konuşan adam. Yalnız bir keresinde, Mevsim ninesine anne dediğinde çok hiddetlenmiş, bağıra çağıra hırpalamıştı kızını. Onu ilk defa böyle görmüştü Mevsim. Annesi… Ya mutfakta yemek yapan, ya da elinde toz bezi ile dolaşan, kirden, çamurdan hiç hoşlanmayan kadın. Kahverengi, ince kayışlı saatini hep sağ koluna takan kadın. Bir kızı olduğundan habersizmiş gibi görünen kadın. Onu kucakladıklarını, başını okşadıklarını hatırlamıyordu hiç. Dünyaya gelişinden kendini sorumlu tutuyor, kaybolmak, sessizce küçülmek istiyordu.  Sınıf arkadaşları anne ve babası Almanya’da olduğu için onu şanslı saydıkça öfkeleniyor, haykırmak istiyordu.  Bunun yerine gizli gizli ağlıyor, Almanya’dan nefret ediyordu.

Hem annesi hem babası aynı gün öldüğünde, ne hissedeceğini şaşırmıştı Mevsim. İşe gitmek için servise binmişler, karşıdan hızla gelen bir kamyonun altına girmişlerdi. Haberi aldıklarında Pamuk ninesi dizlerini döverek ağlamış, o sadece izlemişti..  Ağlayamadığı için kendine kızmış, sanki bir yerlerden bir işaret beklemişti. Hayatında ilk ve son defa, canının istediği şeyi yaptı o gün. Kendini sokağa attı. Yoruluncaya kadar koştu. Döndüğünde hafiflemişti.

Bekâr Ayşe’nin sesiyle irkildi.

‘’Hacer’in gızının çeyizini görmeye gidiyoz, geliyon mu gız?’’

Kalktı. Alelacele başına çemberini, ayağına gül desenli eteğini geçirdi. Soğuyan muhallebileri tepsiye doldurarak evden çıktı. Yere saçılmış siyah-beyaz fotoğraflar uğurladı onu.

 

 

 

1988 yılında Çorlu'da doğdu. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji mezunu. Okur,düşler,yazar,izler. Sabahattin Ali'nin şu cümlesini tekrarlar:''Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım.''

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: