Ömür Çiçek Kadar Narin

Neydi bu yüzündeki yara? Bu şey, neydi adı? A Ay… hah ayna. Ayna yanlış gösteriyor olamazdı herhalde. Bir yerde düşmüş olmalıydı. Ama düşmemişti ki. Böyle bir şey anımsamıyordu. Dün mü olmuştu acaba? Biri mi vurmuştu? Yok canım, gencecik ev kızı. Kimseyle bir alıp veremediği yoktu üstelik. Dün ne yapmıştı ki? Yüzü, neden kırışık, saçları neden kısacık ve beyazdı? Genç değil miydi daha? Sahi, kaç yaşındaydı? Gözü, sol elinin yüzük parmağındaki alyansa ilişti. Evli miydi? Hayır canım, daha on sekiz yaşındaydı. İki ay önce mezun olmuştu liseden. Ana babacığının dizinin dibinde oturacağı vardı daha. Hem, flörtleştiği kimse de yoktu ki. Ne evliliği? Hem evlenmişse, kocası neredeydi? Ama bu ev kendi evi değildi. Yoksa kendi evi miydi? “Sahi, kimim ben? Adım ne benim?” Kötü bir düş görüyordu muhakkak.

Bir ses, “Nilüfer anneee, kahvaltını getirdim. Bak unutma sakın. Ye bunları tamam mı? Hatta dur. Oturuyorum şuraya bunları ye de ilaçlarını da getireyim.

Kimdi bu kadın? Daha önce hiç görmemişti. Görse hatırlardı mutlaka.

“Aaa, sen yine boş boş bakıyorsun. Şenay ayol ben. Büyük gelinin. Hani, oğlun Turgut’un karısı. Çocuklarımız da var hani. Deniz’le Sevda. Sevda’nın adını sen koyuverdiydin hani? Iıh, yanmış yine devreleri ayol. Ne yapacağız seninle be Nilüfer annem? Bu unutkanlık hastalığına yakalandığından beri beş dakika hatırlıyor, on dakika unutuyorsun. “

Hatırlamaya başlamıştı. Evet al.. al… alz… Aman işte adını söyleyemediği o unutkanlık hastalığı. Bir oğlu vardı. Bir tane daha vardı oğlu. Başka da çocuğu olmamıştı. Büyüğü Turgut, küçüğünün ismi neydi? Or-han evet evet, Orhan. Orhan İzmir’e karısının memleketine yerleşmiş, anacığını unutmuştu. Ama Turgut’u öyle mi? Evlerinin alt katına getirmişlerdi onu. Karısına her öğününü getirtiyor, akşamları çaya çağırıyordu. Bu kollarında şıngır şıngır bilezikleriyle dolaşan işveli kadın da geliniydi. Oynaktı filan ama merhametliydi.

“Yüzüme ne oldu?”

“Ay sorma Nilüfer annem. Dün yürüyüş yapacağım diye çıktın evden. Gitme dedim ama inadın tuttu gidiverdin. On dakika geçti geçmedi komşu getirdi seni. Kapılarının önünde yüz üstü düşüvermişsin. Ama biz pansumanını yaptık yaranın. Bir, bilemedin iki güne düzelirsin. “

Demek düşmüştü, pansuman bile yapmışlardı.Bir yandan ilaçlarını getirmeye giden gelininin söylediklerini düşünüyor, öte yandan kahvaltısını yapıyordu.

Kimdi bu kadın? Ağzına zorla ilaç koymaya çalışıyordu. Öldürmeye mi çalışıyordu yoksa onu? “Fikreeeet Beyy! Fikreet Beey yetiişş! Bir kadın beni öldürmeye çalışıyor! Kocam gelecek şimdi, gününü göreceksin. İçmeyeceğim bunları. İçmeyeceğim dedim! Fikreeeet Beeyy nerede kaldın, yetiiiş!”

“Nilüfer annem, hadi bak iç şunları. Senin ilaçların bunlar. Fikret babam öleli yıllar oldu. Biz evlendiğimiz senesi öldü o. Hatırladın mı?”

“Ö… ö… öl-dü mü?”

Dizleri çözülmüştü. Bu yabancı kadın koluna girip koltuğa oturttu onu. Biraz su içirdi. Hayır, ölmüş olamazdı kocası. Daha otuz iki yaşındaydı. Trafik kazası mı geçirmişti acaba işe giderken? Hayır, bu kadın yalan söylüyordu. Ama iyi birine benziyordu. Hem Fikret Bey’in öldüğünü söylerken gözleri dolmuştu.

“Yapma Nilüfer annem. Beni de ağlatacaksın bak.”

Gelininin gözleri neden dolmuştu? Kendisinin neden eli ayağı titriyordu?

“Sağ ol kızım kahvaltı için. Ver de ilaçlarımı içeyim. Gözlerin niye dolu dolu? Çocuklar mı kızdırdı? Deniz pek huysuz bu aralar.”

“Yok yok, bir şey olmadı Nilüfer annem. Al, iç ilaçlarını. İyi çocuklar, sen merak etme. Ben şimdi eve çıkıyorum, temizlik yapacağım. Öğlen yine getiririm yemeğini tamam mı? “

“Tamam tamam kızım. Sağ ol. Çiçeklerimi sulayıp biraz dinlenirim ben de.”

Çok geç kalmıştı. Hemen giyinip çıkmalıydı. Gidip çocukları okuldan alacak, sonra da pazar yapacaktı. Hiçbir şey kalmamıştı dolapta. Fikret Bey bırakmıştı zaten pazar parasını. Hele bir çocuklar büyüsün de rahata ereceklerdi. Karadeniz’i gezeceklerdi Fikret Bey’in emekliliğinde. Torun seveceklerdi daha. Sonra, bu İstanbul’un gürültüsünden de bıkmışlardı. Küçük bir kasabaya yerleşeceklerdi. Çok şey vardı yapacak. Gençlerdi ama daha. Her şey sığabilirdi ömürlerine. Bunları düşünürken hazırlanmak üzere hızla yatak odasına gitmeye çalıştı. Tam o anda, kalbi sıkıştı, kaybetti dengesini, tutunacak yer bulamadı, düşüverdi yere. Kafasını çarptı mermere. Hayır, kalbi sıkışmıyor, başka bir şey oluyordu kalbine. Bağıracak, sesi çıkmıyor ama. Ne, ne oluyor şimdi? Olamaz, ölemezdi. Çok şey vardı yapacak. Hem, çiçeklerini sulayacaktı daha. Şimdi gelmemeliydi ölüm. Erken değil miydi daha? Böyle olmamalıydı.

Cam güzeline oldu Nilüfer Hanım’ın son bakışı.

Her şey sığdırılabilir sanıyordu bir hayata;

çiçeklerini sulamaya yetmedi ömrü.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: