Prens ve Devrimci — Jean-Claude Milner

Özet

Saint-Just’a göre devrimci, başkalarının göremediğini görür. Descartes’a göreyse Prens, sıradan bir kimsenin görmediğini görür. Her ne kadar Stalin bu kavrayışların herhangi birisinden haberdar olmamış olsa bile, eyleme tarzında bunlardan sanki kendine özgü bir sonuç çıkarmış gibi: modern dünyada yalnızca bir devrimci bir Prens olabilir. Böylece Stalin, Lenin’in Marksist teorinin mutlak gücüne yönelik ünlü düşüncesini yeniden anlamlandırmıştır. Lenin, Lacan’ın S1 ve S2 olarak tanımladığı gerçeklikleri bir araya getirirken, Stalin Marksizm-Leninizmi radikal bir şekilde değiştirmiştir. S1 ve S2 arasındaki ayırımı yeniden keşfetmiş. Öte yandan, kendi S1 tanımını ileri sürmüştür; S1’i cisimleştiren özne Saint-Just’un devrimcisine ve Descartes’ın Prensine benzer: o, başka kimsenin bilmediğini bilir. Böylesi bir hamlenin teorik ve pratik sonuçları hesap edilemez. Bunlardan bazıları korkunç olmuştur. Ama şu inkâr edilemez ki bunlar Lenin’in siyasi tercihlerindeki bazı temel kusurları düzeltmiştir.

Anahtar Kelimeler: Devrimci, Prens, Bilgi, Bilgisizlik, Gerçek, Gerçeklik

Stalinist rejimin bir zorbalık yönetimi olduğu konusundaki ortak kanıdan ayrılmayacağım. O değerlendirmenin varlığını kabul ederek, sonrasında şu soruyu öne sürmek istiyorum: Bu zorbalıkla hükmetmeyi Stalin bilinçli ve bağımsız olarak mı seçti? Bu tercih onun açıktan açığa ileri sürdüğü devrimci fikirlerle çelişiyor muydu yoksa Marksist-Leninist devrim doktriniyle bir dereceye kadar uyumlu muydu?

Rus devrimcilerinin Fransız Devrimi ve Halkın Esenliği Komitesinden ilham aldıkları sıklıkla iddia edildiği için, kendimi Robespierre’in çevresinden temel bir figüre yönelirken haklı görüyorum. Saint-Just 1794 yılında şöyle yazmıştı: Ceux qui font des révolutions ressemblent au premier navigateur instruit par son audace, <Devrimleri yapanlar tek kılavuzu cesaret olan ilk denizcilere benzerler.>[1] Bu cümle garip bir biçimde Descartes’ın Eylül 1646 yılında Prenses Elisabeth’e yazdığı bir mektubu anımsatır. Descartes, Prenses tarafından Makyavel’in Prens’i üzerine yorum yapması için kendisine sorulduğunda bu metnin en önemli benzetmelerinden bir tanesini ele alır. Prens Makyavel’e göre halk tabakasından olan kimselerden daha yüksek bir mevkide konumlanır. O seviyeden izale olduğu için, oranın düzenini ayrıntılarıyla göz önüne almaz; böylece halk tabakasından sıradan bir kimse şeylerin fiili durumu üzerine çalışma konusunda daha iyi bir vasfa sahiptir. Descartes bu iddiayı reddeder. Tam da Prens avamdan daha yüksek bir konumda olması sebebiyle, o sıradan kimselerden daha ileriyi görebilir. Halkın görmediğini görür. Dolayısıyla sıradan halktan hiç kimse Prens’in tercihleri üzerine yerinde bir hüküm ifade edemeyebilir.[2]

Saint-Just’un analojisinde gezgin hiç kimsenin önceden görmediği şeyleri keşfeder. Girdiği siyasal bölgelerin daha önceden çizilmiş bir haritası yoktur. Bilgisizlik bu keşfe katılmayanların durumu için kısmen doğrudur. Onlar devrimcilerin gördüklerini göremezler. Tabii ki, devrimciler sıradan kimselerden daha üstün bir konum işgal etmezler. Fakat onların siyasi algıları radikal biçimde farklıdır. Dahası, devrimciler ve onların devrimci-olmayan mevkidaşları için evveliyatı olan ortak teorik ve pratik bir devrim bilimi yoktur. Bu nedenle hiç kimse ama sadece devrimciler kendi tercihleri üzerinde hüküm ifade edebilirler. Descartes ile olan paralellik çarpıcıdır fakat Saint-Just’un analojisi yine de başka bir sonuca yol açar.

Devrimci gerçeklik, dünyanın keşfedilmemiş bir parçasına benzetilir. Onun meydana gelmesinden evvel devrimin haritasını oluşturmanın mümkün olduğunu varsaymak kendiyle çelişen bir şey olacaktır. Saint-Just, Lenin’in “Devlet ve Devrim”ini bilimkurgu türünün bir başyapıtı olarak reddederdi. Doğrusunu söylemek gerekirse, Marksizm-Leninizmin bütün programı peşinen reddedilirdi. Şöylesi de çoğunlukla “devrimci gelenek” olarak adlandırılan şeyin bir paradoksudur. Tarihteki çeşitli devrimlerin bir takım özellikleri paylaştıklarını varsayar ve bunlarla devrimin bir ideal tipini tanımlar; bu gibi özelliklerin en önde gelen kaynağı Fransız Devrimi olarak belirlenir. Fakat o tarihsel sekansın ana katılımcılarından biri olarak Saint-Just böylesi bir kavramsallaştırmaya gözü kara bir şekilde itiraz ederdi.

Onun görüşüne göre, her devrim kendi içinde bir tiptir. Onun devrim ve keşif arasında kurduğu analojiyi takip edelim. Christopher Colombus’un Amerika’yı keşfinin La Perouse’ın dünya çevresindeki seyahatiyle hiçbir ortak yanı bulunmamaktadır. La Perouse işe yarar hiçbir şey öğrenemezdi Colombus’un açıklamalarından. Bu arada, La Perouse’un girişiminin 1785 yılında başladığı ve yoğun bir ilgi uyandırdığı okura hatırlatılmalıdır. Onun 1788’deki öldürücü sonu 1794 yılında hala bilinmiyordu. Saint-Just’un aklında tam da bu örneğin olması hayli mümkündür.

Saint-Just’a göre, devrimci özne, le revolutionnaire,  devrimci-olmayan özneye göre sahip olduğu bilgi konumuyla tanımlanır. Fakat kendisine gelince devrimci özne “bilgisizlik”[i] konumunda olmakla tanımlanır. Bu özne neyi keşfedeceğini bilmemektedir. Bu yolda hiç kimse ondan önce bulunmamıştır; kendisi ve yoldaşları dışındaki hiç kimse onun keşifleri hakkında yaptığı açıklamaları onaylayamaz veya yanlışlayamaz. Devrimcinin muhtemel yalancılığı sorunu üzerine Saint-Just etraflıca bir tartışma yürütmez, fakat Descartes ile olan paralelliği kolayca çekip çıkarılabilir. Descartes Tanrı’nın yalan söyleyemeyeceğini, çünkü  “Tanrı yalancıdır” önermesinin kendi içinde çelişkili bir önerme olduğunu savunmuştur. Açıkçası Saint-Just da benzer bir varsayıma dayanmak zorundaydı; yalan söyleyen devrimci kendi içinde bir çelişki olacaktı, Un homme révolutionnaire … est l’irréconciliable ennemi de tout mensonge, “devrimci kişi uzlaştırılamaz bir şekilde her türlü yalana karşı durur.”[1]

Şimdi Kartezyen Prensi düşünelim. Saint-Just’un devrimcisiyle pek çok özelliği paylaşıyor. O, yüksek makamından baktığında görebileceklerinin daha önceden bir bilgisine sahip değildir, nitekim Makyavel’in girişimine nazaran Descartes’in şüpheciliği de bundandır. Prens olmanın bir sanatı yoktur, çünkü prensin verdiği her karar tüm diğer kararlarla mukayese kabul etmeyen bir yer tutar, ister aynı prens tarafından farklı bir durumda verilmiş olsun veya benzer durumdaki farklı bir prens tarafından verilmiş olsun. Prensin kendisi ve muhtemelen onun danışmanları dışında hiç kimse Prensin görebildikleri hakkında bilgi ileri süremez. Eğer tesadüfen kendi kararı hakkında düşüncelerini belirtmişse, gerekçelerini veya kararı vermek zorunda olduğu durum hakkında bir açıklama yaptıysa, hiçbir kimse onun bu açıklamalarını onaylayamaz veya yanlışlayamaz. Sıradan insan Prens ona neyi söylemeyi seçtiyse onu kabul etmek zorundadır; gerçeği söylemek gerekirse Prense inanmak onun yurttaşlık ödevidir.

Şu var ki burada Saint-Just’tan bir farkı su yüzüne çıkar; Descartes yalan söyleyen Prens ihtimalini açık bir şekilde dışlamaz. En azından, Prensin içerdiği tanımla onun yalan söyleme kararı arasında bir çelişki yoktur. Fakat politik bir özne olarak Prens ile yurttaşın Prensinden kuşkulanması veya daha doğrusu Prensinden şüphe duyuyormuş gibi eylemde bulunması arasında bir çelişki vardır.

Stalin’in, Descartes veya Saint-Just’un yazılarından haberdar olduğunu zannetmiyorum. Ama yine de onun eylemlerini özetlemek için sözü edilen terimlere başvurmak faydalı olabilir: Stalin, Prens’i çevreleyen sistemik bilgisizlik ile devrimciyi çevreleyen sistemik bilgisizliği bir noktada birleştirmiştir. Stalin’in akıl yürütme biçimi şöylece yeniden inşa edilebilir: Marx’ın kuramlaştırdığı biçimiyle endüstriyel kapitalizm sadece gayri-şahsi bir güce imkân verdiği için, modern dünyada endüstriyel kapitalizme karşı savaşanlar dışında kişisel güce yer yoktur. Ne var ki bu savaşçılar devrimciler olarak adlandırılır. Sonuç: Stalin’e göre, sadece devrimciler kişisel bir güce dayanabilirler. Makyavel’in ve Descartes’in kelimelerine tercüme edildiğinde, bu sonuç şöyle bir hal alır: modern dünyada sadece devrimcilerden bir Prens çıkabilir. Başka bir ifadeyle, devrimci devrim üzerine karar veren bir Prenstir.

Teklik, Prensin tanımına ait olduğu için, verili devrimci bir durum sırasında yalnız tek bir devrimci olabilir. Devrimci parti, devrimci Prense karşılık gelen gerekli tekliği her karar düzeyinde üreten bir aygıt olmalıdır. Komünist parti örgütlenmesi böyle bir şeydir işte; “demokratik merkeziyetçilik” olarak adlandırılır. Mesela, Lenin 1917’nin Ekim’inde bir devrimcidir, çünkü koşulların devrimci bir eylemi gerekli kıldığına sadece o karar verebilmiştir. Marksist-Leninist doktrinin ayırt edici bir özelliği devrim ve devlet arasındaki ilişkiyi mesele etmesidir. Buna göre, klasik doktrin yeni tipte bir devlet kurulduğu andan itibaren devrimin duracağını öğretirken, Lenin devletin ele geçirilmesiyle devrimin sonlanmayacağını düşünür; tersine, devrim bir devlet biçimi olarak devam eder. Marx’ın “proletarya diktatörlüğü” ifadesi Lenin tarafından teoremi özetlemek için kullanılır: devrimci Devlet, devrimin başka araçlarla sürdürülmesidir. Bu yüzden Stalin sanki şu takip eden iki ifadeyi birbirine eşdeğer bir biçimde ele alıyormuş gibi hareket etmektedir: devrimci, devrime karar veren Prenstir / devrimci bir Devlette, Prens Devlete hükmeden bir devrimcidir.

Devrimci-olmayan kimselerin bilgisizlik konumu ile Prensin tebaasının bilgisizlik konumu birbirinden farksızdır. Devrimci bir devletin hiçbir yurttaşı bir devrimci olarak dikkate alınmaz, çünkü böylesi bir devlette sadece bir tane devrimci vardır, o da bu sıfatla Prensin ta kendisidir. Ne zaman ki bir yurttaş bir devrimci olarak dikkate alınırsa veya bu yurttaş kendisine böyle bir göz ile bakarsa, o vatan hainidir ve bir komplocudur. Anı yazılarında Buharin’in dul eşi, Stalin’in en çarpıcı görüşlerinden bir tanesini alıntılar; Buharin uğradığı saldırılar hakkında Merkez Komitesinde şikâyette bulunmaktadır ve dargın bir edayla Devrim için neler yaptığını ima etmeye çalışır; Stalin ona soğuk bir şekilde kimse devrim için Troçki’den daha fazlasını yapmadı şeklinde bir cevap verir.[1] Troçki’nin bu sebeple daha özel bir ilgiyi hak ettiğini kastetmemiştir. Tersine, ne Troçki’nin ne de Buharin’in esasında burada neyin söz konusu olduğunu kavrayamadıklarını ima etmiştir: belli bir devrimde sadece bir tane gerçek devrimci olacağı için, herhangi bir kişi kendisinin devrim için yalnız başına bir şey yaptığına inandığı anda vatan hainliği o noktada başlamış demektir.

Tek ülkede sosyalizm Stalin’in mottosu haline gelmişti. Bunun tamamlanması şarttı, şöyle ki: tek ülkede sosyalizm tek bir kişide Devrimin somutlanmasını gerektirir. Kişi kültü devrim kültüyle özdeştir. Lenin’in bedenini mumyalamak onun politik statüsünü basitçe tasdik eder; 1917 yılında Devrimde karar kılarak, zorlu koşullarda kendisinin devrimci bir kişi olduğunu haklı çıkarmıştır. O anı onurlandırmanın tek yeterli yolu onu tetikleyen kişiyi onurlandırmaktır; böyle bir kült başlatarak Stalin Lenin’i devrimci bir Prense dönüştürmüştür. Aynı anda, kendisini onun tek hakiki takipçisi olarak öne sürmüştür. Bu sıfatla, hem bir devrimci şahsiyet hem de bir Prens halini almıştır. Daha doğrusu, bir devrimci ve bir Prens olmuştur.

Stalinistler kendi bilgisizlik konumlarını Stalin’in liderliğinin meşrulaştırılması olarak değerlendirdiler. Böylesi onları tanımlayan şeydi. Örneğin, Alman-Sovyet anlaşması Batı Avrupa’da Sovyetler Birliğini Nazizm karşısındaki son sığınak olarak görenler için gerekçesiz bir sürpriz şeklinde ortaya çıkıverdi. Avrupa Komünist Partilerinin bazı üyeleri bağlılıklarını kopardılar; pek çok sempatizan sarsılmıştı. Ama gerçek bir Stalinist tersine şu sonucu çıkaracaktı, Stalin’i idrak edebilmekteki kendi yetersizliği Stalin’in üstün bir bilgiye sahip olduğunun nihai kanıtıdır. Akıl yürütme biçimi “her ne kadar biz anlamasak da Stalin haklıdır,” şeklinde olmuyordu, “biz anlayamıyoruz bu nedenle Stalin haklıdır” şeklinde gerçekleşiyordu. Aslında, Stalinistler farkında olmayarak Descartes’in örtük doktrinini yeniden keşfettiler: bir Prens olan devrimci – veya dönüşümlü olarak bir devrimci olan Prens – yalan söyleyebilir. Bu ihtimal bir çelişki içermez. Fakat devrim uğruna mücadele edenler devrimcinin (veya dönüşümlü olarak Prensin) takipçisi olmalıdırlar ve ona yönelik bir şüphe duymamalıdırlar; bu kendi içinde çelişkili bir şey olurdu, çünkü onların bağlılığı ve mutlak güveni onların devrime katılımlarını tasdik eden yegâne ayırt edici özelliktir.

Böyle bir pozisyonu eleştirmek kolaydır. Dehşet verici sonuçlarını göstermek kolaydır. Fakat bunun devrimci ideale mutlak olarak yabancı bir şey olduğunu göstermek daha az kolaydır. Çünkü devrim, tanımı gereği, bilgi boyutuyla bilgisizlik boyutunu kaynaştırır. Saint-Just’un açıklamaları aksini ispat etmenin mümkün olmadığı bir açıklamadır. Eğer devrim yeni ile eski arasındaki bir mücadeleyle tanımlanıyorsa, yeni olan da, kendi açısından, bilinmezliğiyle tanımlanabilir. Buradan bir devrimin tanımı bilinen ile bilinmeyen arasındaki mücadele olur.

Lacan, S1 ve S2 olarak bir ayrıma gider. S1 baş gösterendir; işaretin de belirttiği gibi yapısal olarak başta gelendir. S1’ın her sözcesi sanki benzeri görülmemiş bir şey gibi çalışır. Öte yandan, S2, bilgidir, le savoir; işaretin gösterdiği gibi, yapısal olarak ikincildir. S1 bilginin dışında tutulduğu sürece baş gösteren olarak işler; özne, bu göstereni dile getirerek, kendisininki de dâhil herkesin bilgisizliğinin adı olduğunu ileri sürmüş olur. Fiil kipleri arasında, bütün geçmiş zaman kiplerinden kopuktur. S2 ise tersine geçmiş zaman kipiyle hayati bir şekilde bağlantılıdır: halen hâlihazırda bilinendir. Bir devrim durumunda, S1 tam da devrim kelimesiyle somutlaşır. Onun gücü tam da kendisiyle bağdaştırılan gerçekliği tasvir etmenin yapısal imkânsızlığında yatar. Gelgelelim Marksist bir devrim imkânsızı denemeye kalkışır: S1 ve S2 arasındaki açıklığı kapatmak. Bir yığın özelliği devrim nosyonuyla ilişkilendirmeye çalışır: önceki yönetici sınıfların alaşağı edilmesi, proletarya diktatörlüğü, tüm üretim araçlarına el konulması, vb. Böylesi bir devrimin Stalin versiyonunda, S1 ve S2’yi Stalin kendi şahsında yoğunlaştırır. Onları birlikte harmanlar. Hâlihazırda bilineni o bütün yönleriyle biliyordur. Ondan başka hiç kimsenin bilemeyeceği şeyleri de o biliyordur: devam ettirebilmek için devrim ne yapmalıdır vb. S1 ve S2 sadece onun şahsında kaynaştığı için, kişi kültüne hem elverişli hem de meşru bir zemin ortaya çıkıyor.

Bu arada S2 kategorisi kültürün tümü için kullanılan işaretten başka bir şey değildir; Stalin ve Mao arasındaki esas farklılık böylece açıklığa kavuşur. S1 ve S2 arasındaki başkalık ilişkisini onlar birbirine karşıt bir şekilde ele almışlardır. Stalin, devrim nosyonunun gücünü muhafaza edebilmek için onu kültür ve geçmişle birleştirmiştir. Nitekim onun meşhur dil doktrini ortada, ona göre hiçbir devrim dilsel yapıyı değiştirmez. Başka bir ifadeyle, S2’den sürdürülmesi gereken bir parça her zaman bulunur yeter ki S1 ile kaynaştırılmış olsun. Bunun tersine Mao’ya göre S1’in gücünün garanti edilmesi ancak ve ancak S2’den kalan bütün önceki aşamaların ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Mao, Stalin’in dil hakkındaki öğretisini reddeder; ona göre, eğer dil, devrim tarafından tesir altına alınamasaydı, bu durum devrimin hayali bir şeyken dilin gerçek olduğuna işaret ederdi. Oysa Mao’ya göre, bir devrim ancak ve ancak bütün kültüre düşman olarak muamele ettiği sürece gerçek bir varlık edinir. Nitekim kültür devrimi de buna örnektir. S1ve S2’yi harmanlamanın bir yolu yoktur.

Stalin ve Mao, S1 ve S2 arasındaki başkalığı ele alış biçimlerinde karşıt olsalar da bizatihi başkalık hususu üzerinde mutabıktırlar. Böylesi bir başkalık sezgisi Saint-Just’un da sözlerinin temelinde yatan şeydir; denizci gemisinin efendisidir; keşif heyetine liderlik eder ve onun keşiflerini belirler; esasında keşif kelimesinin ta kendisi S1’i somutlaştırır. Saint-Just da S2 ile entegre olmadan önceki haliyle böylesi bir keşfi konu eder. Cesaret nosyonu S1 ve S2’nin çarpıştığı sırada beliren momenti ele geçirmeye çalışır. O noktaya gelince, bir devrimci devrimden önce gelen bütün nosyonları bir kenara bırakmak zorundadır.

Bizzat Fransız Devrimi sırasında, devrimciler arasında en rasyonel ve en yürekli olanlarının umutsuzluğa düştüğü anları ayırt etmek kolaydı. Onların çoğu yetkin ve kültürlü insanlardı fakat geçmişten hiçbir tarihsel örnek olay, hiçbir bilimsel keşif ve hiçbir felsefi görüş onlara yardım edemezdi.

Aynı şey Lenin hakkında söylenebilir. Kim onun çalışmalarını okusa zekâsına, ansiklopedik kültürüne ve yeni politik kavramlar icat etmedeki becerisine ancak hayran kalır. Bununla birlikte, onun yazıları bizzat kendisinin yarattığı yeni durum ve koşullar hakkında gittikçe büyüyen bir belirsizlik gösterir. Doğru veya yanlış, NEP sadece bir dönüm noktası değildi, neredeyse kendini olumsuzlamanın eşiğine varan keskin bir öz eleştiriye işaret ediyordu. En azından, şunu gösterdi ki Lenin politik-ekonomi alanındaki kendi bilgi eksikliğiyle yüzleşmiş oldu ki bir Marksist olarak bu alan onun en çok kendinden emin olduğu bir alandı; doğrusunu söylemek gerekirse yeni bir siyasal coğrafyayı keşfediyordu. Tam da Saint-Just’un daha önceden ilan ettiği o zorlukla karşılaşıyordu.

Fakat eğer Saint-Just haklıysa, o zaman Stalin doğru bir noktaya dokunmuş oluyor. O, gerçek bir anlam bulanıklığından istifade ediyor. Descartes’ın Prens tanımı ile Saint-Just’un gerçek devrimci tarifini bir araya getirmenin cezbediciliğine karşı koyulabilir ama bunu yoksamak mümkün değildir. Daha modern bir tarzda söylemek gerekirse, devrimci özne devrimin nasıl olması gerektiği konusunda sahip olduğu kendi bilgisiyle devrimin belli bir noktada her türlü bilgiyi hükümsüz kılacağı konusunda duyduğu inancı arasındaki çelişkiye durmadan göğüs germeye çalışır. Stalin çıkarlarını korumak için bu gerçek çelişkiyi kullanmıştır. Bunu da tam bir öz farkındalıkla yapmış gibi görünüyor.

Kendisi için devrim ve egemenliği birleştirerek, ötekiler için devrim ve bağımlılığı birleştirir. Fakat diğer bir yandan yaygın bir şekilde Marksist-Leninizm olarak bilinen doktrinin bir kusurunu ortaya çıkarır. Manifesto’nun aksine olarak, Marx’ın geç dönem yazıları devrimlerin bilimsel teorisini Darwin’in türlerin kökeni hakkındaki teorisi gibi kesin ve kapsamlı bir biçimde inşa ediyormuş gibi görünmektedir. Lenin en azından böyle düşünüyordu, onun şu meşhur formülasyonu buna kanıt olarak gösterilebilir “Marksist doktrin kadir-i mutlaktır, çünkü o gerçektir.”[1] Bu nedenle Marksizm-Leninizm şu takip eden aksiyomatik önermeye dayanır: devrimci eylemlerde bilgisizliğe yer yoktur. Bir Lacan’cı bunu şöyle tercüme ederdi: Marx’ın sayesinde, S1 ve S2 artık birdir, tektir.

Stalin kısa bir süre içerisinde bu aksiyomun değişkenliğini keşfetti. Eğer Lenin haklıysa, devrim karşıtı kişi bilmezken, devrimci biliyordur; bilgisizlik ve karşı-devrim birbiriyle uyuşurlar. Fakat Stalin sessizce ekler, Lenin haksızdı: devrim sırasında bütün özneler aynı ölçüde bilgiden yoksundur; dolayısıyla devrim Leninizmin her bir kişi üzerinde tahakküm kurabilmek için bir araç olarak kullanılabileceği uygun bir zamandır. Bir kez Stalin kendisini zamanının tek devrimcisi ve tek bilen öznesi olarak varsayılan kişi şeklinde kabul ettirince, bütün ötekilerin sadece iki seçeneği kalıyordu: Stalin’in bilgisi tarafından aşılanmayı kabul etmek veya karşı-devrimci olduklarını kendilerine kabullendirmek.

Mantıklı olmaya cesaret ettiği için Stalin’e minnettar olmak gerekir. O, gizli düşünceleri ve açık davranışları aracılığıyla Lenin’in politik hatasının sonuçlarını açığa çıkardı. Bunlar, politikaya karşı ekonomiyi tercih etmek, Kapital’i Komünist Manifesto’ya tercih etmek, Marx’ın ekonomiyi modern bağımlılık biçimlerine karşı politik bir mekanizma olarak negatif bir şekilde kullanışını yanlış anlamak, şeklinde ifade edilebilir. Lenin, negatif bir politik öğretiyi olumlayıcı bir ekonomi yönetimi doktrinine dönüştürebileceğini düşündü. Her iki maddede başarısız oldu: Ekim 1917’den sonra neredeyse bütün kararları kaçınmak istediği sonuçları doğurmuştu. Aslında, Stalin kelimenin tam anlamıyla bir politik doktrini sıfırdan icat etmek zorundaydı. Ne Marx ne Lenin ne de küçük devrimci elit kesimin eğitimli üyeleri bu hususta ona yardım edebilirdi. Açıkçası bu görev herhangi bir kimse için bir hayli çetin olurdu. Stalin S1’in mutlak yalıtılmışlığını tercih ederek kolay yolu seçti ki bu da onu mutlak oportünizme sürüklüyordu. Parti yok, hiçbir aile yok, koşullara bağlı olanlar dışında hiçbir müttefik yok ama aynı zamanda toplumsal formların önceden belirlenmiş hiçbir teorisi de yok, akılcılık adına kabul edilmiş hiçbir ölçüt, hiçbir ahlaki kural da yok. İnkâr edilemez bir şey varsa tercihlerinin katastrofik sonuçları olduğudur, fakat beş veya altı yıllık aldatıcı bir siyasi idare döneminden sonra, doğrudan ve koşulsuz teslimiyetin dışında, başka hiç bir ihtimalin olup olmadığı da açık değildi.

Lenin’in politikasını hayal dünyasında yaşayan bir politika olarak değerlendirmekte tereddüt etmem: Ekim 1917’de bir karara hükmetti, hükmederken bu kararın neleri gerektirdiği konusunda açık hiçbir nosyona sahip değildi; üstelik onun öğretisi bir olaydan herhangi yeni bir şey öğrenme imkânını engelliyordu. Ona göre cesaret doğru bir doktrin tarafından öğretilir; kendisi bu doktrine herhangi bir şey katmaz. Başka bir ifadeyle, yeni hiçbir şey öğretmez. Lenin’in inancı Saint-Just’un sözlerinin tam zıddıdır. Aldatıcı bir inançtı çünkü S1 ve S2 arasındaki başkalığı inkâra dayanıyordu. Kendi dolambaçlı yöntemiyle Stalin, Saint-Just’un tarafını tutmuştu; en azından, devrimin, geçmiş olaylar ve geçmiş değerlendirmelerin muhayyel bir karışımı olarak “gerçeklik” yerine, “gerçek”le bir işi olduğunu sezgisel bir şekilde kavramıştı. Lenin ve bütün hakiki Marksist-Leninistler devrime bir gerçeklik olarak muamele etmişlerdi. Daha genel olarak, gerçek ve gerçeklik arasında sahici bir farklılık algısına sahip değillermiş gibi görünüyorlardı. Stalin, gerçeğin onu inkâr eden dünyaya geri döndüğünde neler olacağının semptomundan başka bir şey değildi: o, bütün gerçekliği yıkıma uğratır. Ve inkârın karşılığı ölümdür.

Çeviri: Onur Acar

 

[1] Lenin 1977, s.21.

[1] Larina-Boukharina 1989, p. 319

[1] Saint-Just 2004b, s.747.

[i] Çevirenin Notu: Metnin İngilizcesinde “non-knowledge” olarak geçen bu kelimeyi “bilgisizlik” olarak çevirmeyi tercih ettim. Bu tercihte Slavoj Zizek’in “The Sublime Object of Ideology” kitabının Türkçe çevirisinde aynı kelimenin farklı yerlerde bu şekilde çevrilmiş olması etkili oldu.

[1] Saint-Just 2004a, s.695

[2] Regnault 1967’in analizi üstün bir analiz olarak varlığını sürdürüyor.

Kaynakça:

Larina-Boukharina, Anna 1989, Boukharine ma passion, Paris: Gallimard.

Lenin, Vladimir Ilytch 1977, ‘The Three Sources and Three Component Parts of Marxism’ in Collected Works, Moscow: Progress Publishers, Volume 19.

Regnault, François 1967, ‘La pensée du Prince’, Cahiers pour l’Analyse, 6:23-52.

Saint-Just, Louis Antoine de 2004a, ‘Rapport sur les factions de l’étranger’ in OEuvres complètes, Paris: Gallimard.

— 2004b,’Rapport sur la police générale’ in OEuvres complètes, Paris: Gallimard

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: