SABAHATTİN ALİ ,LEYLİM LEY  (1937)

Leyl, ”gece, karanlık” anlamına gelmektedir. Dilimize, Arapçadan gelmiş bir sözcüktür. Aşıkların, maşuklarını düşündükleri zaman dilimi daha çok “geceleri”dir. Sevgilinin müjganıyla,aşığın kalbi yaralanmıştır. Gece olunca aşığın yarası daha da azar, çektiği ızdırap çoğalır. Gün boyu bu sızıyı çeken aşık, gece olunca sevgiliden haber gelemeyince ümitsizliği artar ve sessizce ağlayışları; sevgiliden gelecek olan bir selamın müjdesiyle bekler, durur. Gündüzün telaşesi biter,  el ayak çekilir;  gecenin ortasında bir sessizlik peydah olur. İşte yarası olanın, yarasının daha da ağırlaştığı; sızısı olan kalplerin daha da sızladığı saatlerin başıdır bu zamanlar.Bunun için ”leyl” anlam farklılaşmasına uğrar ve “gece, sevgili” anlamlarında da kullanılmaya başlanır. Çünkü gece demek, ümitsiz bekleyişlerin ta kendisi demektir. ”Leylim” sözcüğü de bu anlam farklılaşmasına istinaden kullanılan bir sözcük olarak karşımıza çıkar. Leylim, ”sevgilim” anlamında kullanılmaya başlanır. ”Ley” sözcüğü ise,burada seslenme ünlemi olarak kullanılmıştır. ”Leylim Ley” sevgiliye sesleniştir, ”Ey sevgilim!”anlamında kullanılan bir ifadedir. ”Leylim Ley”acının buharıyla, bir camın üstüne yazılmış bir sesleniştir  sanki. “Seher yeli” sevgiliden haber getirir ve sevgilinin kokusunu şaire hissettirir. “Çıplak ayak” ifadesi ise, şu şekilde yorumlanabilir: Daha önceleri, ayakkabı pek azdı, ancak sultanlar ayakkabı giyerdi ve onların sadece eteğine yüz sürülürdü, bu saygının ve sevginin göstergesiydi. Ancak sevgili bir sultan değildi ki… Sabahattin Ali’nin sultanı halktan leyl saçlı bir köleydi. Geriye sadece çıplak ayakları öpmek kalıyordu. Şairin kendisi gidemezdi uzaktaki köle kılıklı sultana ancak ve ancak tozları değebilirdi ona, belki… Şairimizin leylisine özlemini dile getirdiği ilk dörtlüğümüz şu şekildedir:

Döndüm daldan düşen kuru yaprağa 

            Seher yeli dağıt beni, kır beni

            Götür tozlarımı buradan uzağa

             Yârin çıplak ayağına sür beni”

Meskensiz şairimiz,1937’de yazmıştır bu şiiri. 1975’te bestelenmiş, dilimize pelesenk olan bir türkü olmuştur. Şair, bir akşam Ahmed Arif’le bir dost meclisinde, içini saza dökmüştür adeta. Bir zaman anonim bir türküymüş gibi söyleneceğini bilmeden yazılmış bu şiir. Sabahattin Ali, geceye mi yazmış bu dizeleri yoksa geceye efkar yükleyene mi, bilinmez. Ancak bildiğim tek bir şey var o da böyle derin hissiyatla yazılmış dizeler, sadece Sabahattin Ali’nin kaleminden çıkabilirdi.

Gece… Ümitsizliğin en adisini anlatırken bize, aşık cayır cayır yanarken siyahın ateşinde, birden ay doğar; ışıklarının izdüşümleri vurur yeryüzüne. Sanki aşığın sevme hevesidir o gölgeler. Eski edebiyatın izleri  kokar bu şiir. “Hilal kaşlım” diyerek şair bunu bir kez daha kanıtlar bizlere.  “Hilal kaş” şekli itibariyle aşık olanı tehdit eder. Çünkü hilal kaş, şekli itibariyle aşığı yaralayan hançere benzer. Ancak ayın bir gecede tamamlanması bu tehditli hançeri yok eder; küçük de olsa bir ümit vardır leyl saçlı güzelin sevgisinden. Ne mutlu olurdu şair: Hem sevgilinin gülen yüzü hem de ay sarsaydı onu. Bütün şairleri tarumar eden de gece değil midir zaten? ”Ayın şavkı” en çok saza düşünce eşsizleşmez mi? Sabahattin Ali, birçok yüce duyguyu bir kez daha öğretmiştir bizlere. ”Leylim Ley” bam telimize her değdiğinde, kusursuz bir resim çizilir karanlık gökyüzüne. Bu muazzam duyguları da şair şu dörtlüklerle anlatmıştır :

    “Ayın şavkı vurur sazım üstüne

           Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne

           Gel  ey hilal kaşlım dizim üstüne

           Ay bir yandan sen bir yandan sar beni”

                     

Aldım sazı gittim gurbet dönmeye

               Dönüp yare geldim yüzüm sürmeye

               Ne lüzum var şuna buna sormaya

              Senden ayrı ne hal oldum gör beni “

Bu şiiri, şairimiz kızı Filiz doğmadan yaklaşık bir yıl önce, askerlik yıllarında yazmıştır. Şiirde, eski edebiyatın yanı sıra, halk edebiyatının da izlerini görmekteyiz. “Aldım sazı ” ve “ Ayın şavkı vurur sazım üstüne” diyen şair, halk edebiyatının simgesi olan sazı, şiirinde iki yerde  kullanmıştır. “Yüzünü sürmek” deyimi ise halk edebiyatına ait bir deyim olmakla birlikte; tasavvuf edebiyatında da kullanılmaktadır. Şöyle ki: Peygambere ulaşmak ve onu görebilmek mümkün değildir. Peygamber görülmese de ayağına yüz sürmek ne güzel bir hayaldir, düşüncesiyle kullanılmıştır bu ifade.

Hapiste geçen yıllar… İsyankar bir bedenin çürümeye yüz tutması ancak ruhun daha da kök salması anlamına gelir bu dizeler. Gün olur, yıl sayılır; gün olur, yazılan, okunan dizelerin sayıldığı dört duvar arşınlanır. “Yedi yıldır uğramadım yurduma” dizesi bu zor yılların özetidir aslında:

Yedi yıldır uğramadım yurduma

                   Dert ortağı aramadım derdime

                   Geleceksin bir gün düşüp ardıma

                   Kula değil yüreğine sor beni”

Şairin şiiri, bestelendikten sonra öyle sevilir, öyle sevilir ki; düğünlerde bile halay çekerken bu türkü aklımıza gelir. Bu güzel şiir, ağlarken gülmemize bile sebebiyet verebilmektedir.

Ne güzeldir şiirin her bir dizesi. Dörtlüklerle yazılmış ve toplam dört kıtadan oluşur. Ulusal ölçümüz olan hece ölçüsüyle yazılmış olup  11’li hece ölçüsü kullanılmıştır. Gönüllerimizdeki ölçüsü kaçtır, bilinmez…Şiiri türkü eyleyen herkes, şiire bir dörtlük daha yazmıştır aslında içinden.

Gülşen ÇELİK, KASIM, 2017

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: