Sağlıklı Oluş Üzerine Çizdiklerim

Sağlıklı olmak nedir? Bizlerin ‘sağlıklı’ olup olmadığına kimler karar veriyor? Hangi akıl bizleri ‘şifa dolu vadilere’ sürüklüyor?

 

Doktorlar ve onların yarattığı kolektif endüstriyel kanunlara mahkum edilmişiz bizler. Sağlık denilen o sembolik makinenin içerisinde adeta bir böcek misali, eziliyoruz. Kabuğumuz çatırdıyor, haykırıyoruz. Yavaş yavaş ölüyoruz kısacası. Sağlıklı oldukça ölüm, korkunçlaşıyor. Bizi yaşama bağlamaya çalışıyor bu yaratık kılıklı modern, pre-modern, post-modern rahipler. Bizlerin ‘sağlıklı’ bedenleriyle övünecekler. Bizim ‘sağlıklı’ bedenlerimizi müzeleştirecekler. Üşüyeceğiz. Yaşamımızı sonlandırma hakkımıza bile el koyuyorlar. Neden? Diye soruyoruz onlara. Yanıt vermiyorlar. Bizleri beyaz bir yatağa yatırıyorlar. Hristiyan beyazı bir yataktır bu. Kafamızı yasladığımız yastık kafatasımızı parçalıyor. Yorgan, cesetleştiriyor bizleri.

 

Sağlıklı olmak, onlara göre, çizilmiş bir şemanın içerisinde uslu uslu yaşamak. Kollarımıza saplanan bütün bu iğnelerin sebebi bu. Damarlarımızda pembe pembe geziniyor zehir. Ruh ağrısını baş ağrısına ‘dönüştürdüler.’  ‘Ruhum ağrıyor’ diyorsun, avucuna küçük bir kapsül bırakıyorlar (fazlasıyla) steril ve düzgün parmaklarıyla. Şema kimi zaman kocamanlaşıyor kimi zaman ise ufalıyor, boğuyor bizleri. Yani boğuluyoruz. Ruhu o yarı renksiz sümüğün içerisine gömüyorlar. Ruh yapışa yapışa ilerliyor, ta ki o tünelin silik ucuna varana kadar.

 

Sağlıklı olmayanları hem hastane adı verdikleri hapishanelere hem de dünyanın ta kendisine zincirliyorlar. Elimize cüzdanlar sıkıştırıyorlar, onlar. Hapishanede olmayanlara ‘cüzdanvari’ bir özgürlük sunuyorlar. Şuraları mutlaka görmelisin, Eyfel’in fotoğrafını çek mutlaka ya da Çin Seddin’de (üzerinde belki )bir imparator misali yürü. Cüzdana bakıyor, bordo renkli, fare bakışlılar. Bir başka makinenin içerisinde daha buluyoruz böylece kendimizi. Makine, ‘denize boyadığımız gökyüzünün’ yapısını bozuyor. Bambaşka yerlere varıyoruz daha sonra. Üretilen sağlıklı eserlerin ekseni etrafında dönmemizi bekliyorlar. Modern bir ‘kutsallık’ olsa gerek bu. Eserler beliriyor, kayboluyor sonra algı alanımızdan. Böylesine ufak ‘hareketlerin’ sonucundaysa iyileşmemizi bekliyorlar. Çin Seddi insanın ruhuna ve ‘gerçeğine’ iyi gelirmiş diyorlar. Donuk bakışlarımız o kocaman duvarın ayrıntılarına kenetleniyor ve bizler taş yığınlarına dönüşüyoruz.

 

Hapishanede olanların tek gerçekliği ise sahte bir bahçe. Ten rengine boyanmış odamızdan dışarı çıkıyoruz, ilerliyoruz. Kapı gürültüsüz açılıyor ve kapanıyor. Ayaklarımız çıplak. Bahçenin aynılaşmış yapılarının bizi rahatlatacağına inanıyorlar. İyileşmenin adımı şu çiçeğin yapraklarını koparmakmış. Sahte vadimizde geçirdiğimiz süre bile/de sınırlı nihayetinde. Odamıza geri dönüyoruz, yatağımıza geri uzanıyoruz, gözlerimizi kapatıyoruz. Bizi uyandırıyorlar. Sağlıklı bir insan bütün gün uyumamalıymış çünkü.

 

 

Bedenlerimizi tahta bir masaya yatırmışlar sanki. Bileklerimize kara Alman Kelepçesi geçirmişler. Doktorların söylemleri varıyor kulaklarımıza ilk. Doktorların söylemleri ‘yasalara’ dönüşüyor. Yasalar, nihayetinde, fare suratlılara varıyor. Yasayı kendi lisanlarına çeviriyorlar. Yasa hem otoritenin otoritesi içerisinde güç kazanıyor, gerçeğe dönüşüyor; hem de fare suratlıların dünyasında. Güç ilişkilerine bağırıyor bedenlerimiz, derimize, deri taklidi yapan tinimize saplanıyor kemikten keskin kılıçlar. Diş gıcırtılarımız kalbimizin damarlarına müzikleşiyor. Bu melodinin verdiği haz ile masadan kalıyormuş gibi yapıyoruz. ‘Muş gibi yapmalar’ ise eylemin gerçekliğine dönüşüyor. Yani bizler, kocaman bir cehennem olarak, gibi yapmaların mitik dağları altında ufalanıyoruz.

 

Şifa dolu vadiler renksiz ve solgun. Renk, sağlığın karşısında durur demişlerdi bizlere nihayetinde. Şifa dolu vadilere nasıl sürüklendiğimizi hiç bir zaman -en azından tam olarak- betimleyemeyeceğiz. ‘Sürüklendik ve buradayız’ demek en azından, tam olarak olmasa da, acımızı dindirir. Daha fazla konuşmak istemiyorum. Şifa dolu vadilerin çiçekleri bile eter kokuyor. Her şey kutular ve üçgenler içerisinde. Babaoğulbabaolmayanruh üçgeninin ortasına konumlamışlar kocaman bir vadiyi. Aklını yitirmiş ‘makineller’ bizleri buraya savurmuştu sanki, yahut fare suratlılar.

 

Herhangi bir sonuca varamıyoruz, kelimelerin boşluklarına sığınıyoruz. Efendisiz ve ‘sağlıksız’ bir dünyanın özlemini arıyoruz virgüllerin kıvrımlarında. Kıvrımlar belki de bir gün bizleri ‘alıp götürecek’ vadilerden, yaylalara/vadilerden yaylalara. Doğmamış rüzgarlar ile, belki.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: