Sanatta Bağımsızlık Sorunu

Türkiye’de sanattaki normal işlerlik yolunda gitmediğinden, gerçek işi yaratıcı sanatın peşine düşmek olan izleyici, bağımsız kimse veya oluşumları gözden kaçırıyor. Ayrıca kapitalist algı bu bağımsız tiplerin görünmesini engelliyor, buna bir de “sanat cahilliği-cehaleti” eklenince iş, daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Galeri, fuar veya bienal ortamında görününce de biri veya birilerinin egemenliği altına girdiğiniz için bağımsızlığınız ya ortadan kalkma noktasına geliyor, ya da büyük bir yara alıyor. Bu, bağımsızlık konusundaki sıkışmışlık ise, uzun bir süre daha olağanca haliyle dikkatimizi çekmeye devam edecek gözüküyor. Temel iki figür var sanatta; klişenin dile getirdiğinin ötesinde: “İzleyici ve sanatçı”. Gerisi işin teferruatı. İzleyicinin bilinçli olanına ve bağımsız düşüncelerini yazanına ben “eleştirmen” diyorum. Kısaca eleştirmen ve sanatçı olmadan ortada sanat, onun olgusu ve hakikatinin tam olarak belirginleşmesi olanaksız. Buradaki hakikatin yaratıcı olandan seyredebilmesi de kolay bir şey değil. Söz konusu hakikat bazı şeylerden, özellikle maddi şeylerden vazgeçmeyi zorunlu kılıyor insana. Bunu da, bu vahşi kapitalist, dahası konformist ortamda kimse göze almadığından, alamadığından ülkemizin siyaset ve ekonomisi gibi, sanat da tıkanmış olup- gerici olanla oynaşarak-, yaratıcı sanat evresine geçmekte ne yazık ki can çekişiyor, kötü bir tasarım boyutunda kalmakta inat ediyor. Bütünüyle bunları anlamanın koşulu ise “Sanat Entelektüelliği”nin ne demek olduğu ve buna nasıl ulaşılabileceği üzerine soruların cevap bulmamasından kaynaklanıyor. “Bir Resme Nasıl Bakmalıyız?” isimli kitabımdaki “Sanat Entellektüeli Olmak” bölümünü kaç kişi okumuş ve en sağlamından değerlendirmiştir, doğrusu bunu da merak etmiyor değilim.

 

Dün sanatla ilgili, uzun bir süre sonra gezintiye çıkayım dedim; bu gezinti aslında 2013 Kasım-Aralık aylarında Karaköy Antrepo 3’de gerçekleşen, -istediği kadar resimlerini galerilere ve müzayedelere hapsetsinler veya kapitale teslim etsinler,- sanat gerçeğinin bir tinsel gerçeklik olduğunu kesinlikli şekilde anlayan Kemal Önsoy’un, buz gibi soğuk Antrepo salonlarındaki sergisi, bağımsızlık adına beni olumlu düşündürtmüştü. Böylece Erol Akyavaş’ın 2000’de Dolmabahçe Kültür Merkezi’ndeki sergisinin ardından beni etkileyen en değerli sergi olmuştu. Akyavaş’ın sergisi de düzenlenişi itibariyle konformist ve perfeksiyonist olsa da, sanatçı ve sanatının yaydığı tinsellik dalgaları bakımından bağımsızlığı bağıra bağıra, çığlık ata ata ilan etmekte, sergide sanatçının sesinden sanat üzerine yaptığı volümü yüksek açıklamaları da söz konusu tini yeryüzüne indiren bir aracı olmuştu. Aynı sanatçının Karaköy’deki sözde müzede düzenlenen sergisindeki sanat ve sanatçıya ait tinselliğini, olumsuz bulduğum sergilenme şekli ve küratörleri bile engelleyememişti. Demek ki son 16 yılın yaratıcı sanat ve sanatçı bağlamlı, beni etkileyen çabaları bunlardı diye dün gezintimin başında düşünmeye devam ettim.

 

Şimdi yukarıda söz ettiğim tin ve sanat ilişkisi 2015’in yaz aylarında, arkadaşım sanatçı Semra Göney’in aracılığıyla, sanatçısının “Artab” tanımlaması altında sunduğu bir dizi (toplamda 1000’e yakın) boya resimle tanışıyordum. Bu sanatçı, resimleriyle tanışmamdan yaklaşık bir, bir buçuk yıl önce yaşama gözlerini yuman M. Turgul Anday’dı. O da resimleri aracılığıyla yeryüzüne inen tinselliğini tüm zenginliği ile sunmakta, o günden itibaren de kafamda bir çekmece açıp, üzerinde düşünmeme neden olmuştu. Yıllarca atölyesinde kapalı yaşamış, oldukça az; bir iki insanla yakınlaşmış, içe dönük psikolojik boyutunu, resimlerini aracı ederek dışa vurmaya çalışmış, adeta bir mağara ressamı gibi davranışlar içinde olduğunu üflemişti yüzüme. Sanat işte böyle bir şeydi, kolay olmayan, kendine yaklaşıp, meşgul olacaklara meşakkatli bir yolu öngörüyordu.
Buraya kadar saydığım isimler sırasıyla mimarlık, resim ve iç mimarlık alanlarından gelen kimseler olup, tinsel seslenişlerini yapıtları aracılığıyla sunmuşlardı. Bu üç kişinin resimlerini görmeyi kaçıranlar, ihmal edenler olduğu gibi, bu tarihi anları ıskalamayıp yakalayanlar ve söz konusu sanatçıların yapıtlarıyla buluşmalar gerçekleştiren tin noktaları (geistpunkt) olduğunu da biliyorum. Yani Akyavaş-Dolmabahçe Kültür Merkezi, Kasım 2000, Önsoy-Antrepo 3, Kasım-Aralık 2013, Anday-Galeri Ark, Kasım-Aralık 2015.

 

2013’ten bu yana yönettiğim ve kitaplar kaleme alarak üzerinde yoğunlaştığım Tekhne Yayınları’nın çalışmaları sırasında, sanat ortamını uzaktan da olsa dikkatli şekilde izlemeye devam ettim. Fakat ne yazık ki beni çeken ve bir sarkaç haline getirecek bağımsız, tin bağlamlı pek de bir şey ileri sürüldüğünü göremedim. Kasım 2016’da, çok öncesinden sürekli yaptıklarını benimle paylaşan ve bir türlü ziyaretine gidemediğim Deniz M. Örnek’in “Açık Stüdyo Günleri” kapsamındaki atölye-sergisini ziyaret ettim. Önce bu sanatçının sergisinden daha çok, bir zamandaşım da olarak zihinselliği ve tinselliğe bakışının dikkatimi çektiğini, “yaşam=sanat ya da yaratı” prensibini tüm bedenine ve zihnine yedirerek oluşturduğu bir aura ile kendini göstermeye çalıştığını ve bu auranın önemli olduğunu ifade etmem gerekiyor. Öncelikle bir sanat insanı (kunstmensch) tanımına yakın olan Deniz’in duruşundan, ülkemiz sanat ortamının çıkaracağı dersler olabilir. O günlerde Deniz’in de arkadaşı olan ve bir şekilde sanatın ve sanatçının bağımsız olmasına inanç göstermiş, benim de birkaç kitabıyla; yazınsal tarafıyla tanıdığım Rafet Arslan’ın sergisini de dün gördüm. Sergi ve sanatçısının tinselliği bir kaç kelimeyle tarif edilebilecek bir hal sunuyordu; “kaygı, tedirginlik, endişe”. Bu sözcükler bence tam karşılığını buluyordu sergide. Bir a-akademik olarak kolajlarını, asamblajlarını ve videolarını uygulayan Rafet’in çalışmalarındaki biçimsel çelişkiler tininin etkilendiği, ya da darbeler aldığı (olumlu-olumsuz) bir durumun da özetini sunuyordu. Hem Deniz, hem Rafet, günümüz insanının kafası tamamen çorbaya dönmüş çıplak gerçeğine, kendilerince söz konusu gerçeğin üstünü bambaşka gizlerle örterek ve bu giz örtülerinin kaldırılmasını da izleyiciden bekleyerek, bir eyleme yönelmişlerdi.

Özkan EROĞLU

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: