Seher Telaşı

 

Bugün tam bir yıl oldu. Dile kolay, 365 gün, 52 hafta, 8766 saat. Hala kesin bir sonuç yok. Tahlillerim son kez İstanbul’a, ardından da Ankara’ya gönderilecek. Doktorum Erkan Bey, son tahlillerin önemini anlatıyordu anneme. Ne yaptığı, ne anlattığı umrumda değildi artık. Belki de bu onu son görüşüm olacaktı, belki de değil. Ama kesin bir şey varsa; o da bir daha bu hastaneye gelmeyeceğimdi. Bir zamanlar sadece hasta ziyaretlerine gittiğim hastanelerde uzun bir süre yattım. Anlatsam sayfalarca, anlayamazsınız. Hastane ortamını,  sadece yaşayan bilir. Ah! O koridorlar yok mu? Küçükken tek kale maç yapıp koştuğum koridorlarda şimdi, hemşire ve doktorların ayak sesleriyle ölümle yaşam arasında uzun ve çekişmeli maç yapıyorum. Yavaş yavaş bitiş düdüğünün sesini duyar gibiyim.

Bu lanet, illet yere geldiğim günden beri daha düne kadar sevdiğim ne varsa bugün benim kâbusum olmaya başladı. Temizlik kokusu ve soğuk hava. Hastanenin kasvetli koridorlarında esen Alaska havası artık sadece bedenimi değil,  iliklerimi dondururcasına beni canlı canlı öldürüyordu… “Te-miz-lik” kelimesinin zihnimde hecelenirken verdiği berrak mutluluk, yüzümü istemsiz bir gülümsemeye boğuyordu. Kar beyaz çarşaflara, gül kokusuna eşlik eden huzura duyduğum hasret… Maalesef hastanede yatmaya başladığım günden beri kokulara karşı aşırı bir hassasiyetim olmaya başladı. Evet, burada “hastane kokusu”  diye bir gerçeğin var olduğunu öğrendim. Bazı zamanlar ilaçlı, sabun kokuları yoğun bir şekilde zihnime çarpardı. İşte bu zamanlarda kendi kendime acaba bugün yine kim öldü de böyle kokuyor, diye sorardım. Öyle ya, bu kadar temizlik çabası sıradaki ben gibilerin, cesetlerin kokmaması için değil miydi?

Anlatmaya mecalim yok. Yavaş yavaş gücüm tükenip gidiyor.Öyle günler yaşadım ki, artık hangi zaman diliminde yaşadığımı unutur oldum.Boşluktan olsa gerek bazen çok nadir de olsa ileriye yönelik hayaller kurardım.Çok nadir diyorum;çünkü bilirdim. Olmama ihtimalinin yüzdelerini  hesaplamıştım evvelden.Elde hep sıfır vardı.Ölüm tarihine sıkıştırılmış bir rakam gibi koca bir sıfır (0). Anı yaşamama izin yoktu. Serumlar, iğneler, ilaçlar, uyku hapları, kan takviyeleri ve dahası…  Bu illet şeyler bedenimi, beynimi allak bullak edip mazimi kurcalardı. Mazide en çok da çocukluğumu özlerdim. Annemin pamuk elleriyle iki minik kulaklarıma bağladığı kırmızı kurdeleleri… Her gün bayram sevinciyle sokakta savura savura salladığım saçlarımı, kedili elbiselerimi, kırmızı ayakkabılarımı ve Mickey Mouselu çantama sığmayan anılarımı… Annemin beni seksek oyunumun en güzel yerinde sokağın bir ucundan “gel artık” deyişini duymayı özledim.

Bir zamanlar, daha çok küçükken ettiğim bir dua vardı.“N’olur, annemden önce ben öleyim.” Hastalığımın acımasız yükünü anacığımın omuzlarında gördüğümde, utandım ettiğim duadan.

Annem işten yorgun argın geldiği zamanlarda derin ve sessiz bir uykuya dalardı. Yanına kadar gidip bir şeyler sorardım ama cevabı hep uzun bir sessizlik olurdu. Ellerim ağzımda, bağırmamak için zor tutardım kendimi.  Öldüğünü düşünürdüm ama bir umut “uyuyordur herhalde” ihtimalini düşünerek yatağın kenarına usulca otururdum. Nefesimi tutar, onun nefes alıp verişlerini çocuk aklıyla, karnından takip ederdim. Bir pazar akşamı en sevdiğim yarışma programını izlerken uyuya kalmıştım öteki yanı hep boş kalan çift kişilik yatağımda. Annem doldururdu bu boşluğu çoğu zaman. O pazar akşamı bir aralık gözlerim gizliden açıldı  ve annemin elini karnımın üzerinde buldum. Ağzının içinde bir şeyler mırıldanıyordu. Nefes alıp verişlerimi sayıyordu. Gözlerimin açıldığını görünce şükredercesine kocaman sarıldı bana.  Önceden hiç sarılmadığı kadar  sıkı sarıldı. Üstümü örtmeye geldiğini söyledi. Çocukluğum geldi aklıma o anda. O da korkmuştu bir zamanlar benim korktuğum gibi. Hiçbir şey söyleyemedim, sadece inanmış gibi yaparak, ben de ona kaç kere daha sarılacağımı düşünerek kocaman sarıldım, sanki hiç ayrılmayacakmışız gibi. Kalp atışlarımız ninni gibi birleşip bizi huzurlu bir uykuya götürdü.

Ne güzel bir düştü ki bu sefil,  adaletsiz, ahlaksız hatta sevimsiz dünyayı terk etmek. Ama diğer tarafta hayattaki tek dayanağı kızı olan bir annenin koca dünyasının yok oluş hikâyesi vardı. Gücü olsaydı annemin, durdururdu zamanı o koca yüreğiyle. Eminim ana yüreği bunu yapabilirdi. Fakat onun da benim gibi gücü kalmamıştı.

Uzaklara dalıp kaybolurken aklıma bir şey geldi sebepsiz. ”Seher yeli ” diye bir tabir vardı. Sahi seher vakti ne zamandı? Yeli biliyordum evet, hayatımın en güzel anılarını esip gürleyerek çalmıştı. Gencecik Cezayir menekşesini erkenden soldurmuştu.

Bir şeyler eksikti zihnimde, tamamlanamıyordu. Onu tanımlayamıyordum. Bir yerden duyduğumu anımsıyorum, “zamanla beynine sıçrayacak.” Kulağımda çalınan bozuk bir plak gibi. Hayır hayır düşünme kabiliyetimi yiyip bitiren bir kurtçuk gibi. Yarım cümlelerim gibi ben de yarım yarım gidiyordum. Nereye? Kime? Neredeyim? Kim vardı yanımda, ağlamaklı sesiyle sinirimi bozan, yatağımın ucunda kırışık suratıyla oturan?

Gözlerim gökyüzündeki kuşları arıyor birdenbire. Kuşlar ne de güzel uçuyorlar semada fütursuzca. Kanat çırpıyorlar bilinmez diyarlara. Gözlerimin bilinmez ışık hüzmesinde kaybolduğu sırada minicik bir serçe, çukura düşmüş donuk donuk bakıyordu bana. Can havliyle kurtarmak için ona doğru koştum. En son kendimi minik serçeyle aynı çukurda buldum. Birbirimize donuklaşan gözlerimizle selam veriyoruz, son kez.

Uçup gitmişim bir kuş misali… Cenazeye yetiştirilmeye çalışılan çelenk gibi sonuçlarım yetiştirilmişti mezar taşına. Annemin ellerine kazılmış, ölesiye duruyor. Sayılı saatler kala hayata.

 

 

Açelya OMAK

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: