Sevgili Dost

 

Ne zaman büyüdüğünü kabullenmeliydi insan? Ne zaman düşlerin peşinde değil de gerçeklerin berraklığında yürümeye karar vermeliydi? Yaşamak hengâmesinden yorgun düştüğünde geçmişin gölgesine mi sığınmalıydı yoksa geleceğin aydınlığına mı? Sevgi dolu bir çift göz değer miydi bu koca dünyaya meydan okumaya?

Sevdiğim insanları geçmiş zamanlı cümlelerde anlatınca büyüdüm ben. Hasretlerinin böldüğü gecelerde dua etmeyi öğrendim. Dostların uzaklardaysa gökyüzünün de bir hapishane olabileceğini anladım. Onlar gelince mutlu olmaya karar verdim. Gücüm yetene kadar bekleyeceğime ise söz verdim.

Ve sen dost… Meyve tabağındaki vişneydin sanırım. Çok özledim ben seni. Bazen duyamayacağın şarkılar dinliyorum, ya da okuyamayacağın yazılar yazıyorum. Seni yeniden bulmanın umuduyla kıvranıyorum, bilemezsin. Yeniden bulursam seni, o gün tutunacağım hayata.

Kitabımın arasına iliştirilmiş bir not arıyor gözlerim. Hatırlar mısın o günleri? Gündüzü gecesinden daha zor günlerdi. Evde kalsan afakanlar basardı, sokağa çıksan yer ve gök dar gelirdi. Şimdi günler daha da zor, ey dost. Bir tebessüme nasıl ihtiyacım var, bir bilsen… Yıllar evvelinden kalan o küçücük kâğıtları defalarca okuyorum. Tek kelime etmesem de “Yoruldun mu sen bugün acaba?” derkenki şefkatini ne çok arıyorum. Bir akşam çayında savurduğumuz kahkahalar çınlıyor kulaklarımda. Ne çok özlemişim sesini.

Çocukluğumun en güzel hatırasıydın. Beraber kurduğumuz hayallerin, nasıl bir bir yasaklandığına yine beraber şahit olmuştuk. Beraber susmuştuk zamana, beraber ağlamıştık tüm olup bitene. Ve hemen ardından sessizce yutkunup yine omuz omuza direnmiştik kire, pasa ve kine. Dünyanın yeniden güzel bir yer olacağına yine beraber inanmıştık.

Bir kuş olabilseydim eğer; olduğun diyarlara kanat çırpardım. Sana anlatamadığım hüzünlerimi saklıyorum sandıklarda. Sen yoksun diye buruk kalan mutluluklarımı teselli ediyorum her sabah. Bir selamına günlerce gülümser oldum.

Bir şarkı çalıyor şimdi. Ellerimizde saç fırçaları, koltukların üzerinde bağıra çağıra şarkı söylediğimiz günlere koşuyorum. “Bu ses de ne?” diyen komşuya had bildirdiğimiz günkü arsız gülümseyişimizi isterdim yeniden. Hayatın sevince güzel olduğuna bir şarkıda inanmıştık, şimdi kimseler bana inanmıyor. Üzülme, Jehan Babur hala benimle.

Şiirler okuyorum eskisi gibi. Genco Erkal’ı hala dinleyemedim. Nazım Hikmet hala karanlığımdaki mum. Birileri hala Gülhane Parkı’nda ceviz ağacı oluyor ve yaşamayı en çok onlar hak ediyor. Beklemekten vazgeçmeyen Piraye miydi asıl aşk yoksa bir anda geliveren Vera mı? Saatlerce tartışırdık, sonuç ise hiç değişmezdi: “Aşkta hepsi güzeldi.”

Film izleme konusunda da maalesef pek değişmedim. Bilirsin, izlediğim(!) tüm filmlerin sadece ilk on beş dakikasını hatırlarım, gerisini rüyamda izliyorum. Ama söz, sen gelince uyumayacağım. Senin o muhteşem film arşivinin hepsini izleyeceğiz.

Ve günün birinde gerçekten âşık olunca ilk sana anlatacaktım. Serserinin biri hani, benim gibi deliye müstahak olan. Senin de bana anlatacağın hikâyeye; “Yalnız bizim kızımız serseri, biraz da çok okumuş. Evin cici gelini olamaz o şimdi” deyip kısmetini kapatacaktım. Ve merak ediyorsan efsanesine inandığım Galata’ya hala çıkmadım. Şu an kahkahalarla güldüğünü biliyorum. Gülme, ya gerçekse?

Sandalyeye asılı depresyon hırkana bu aralar çok ihtiyacım var.Hafiften bozuk moral sinyali versem, hemen uzatır hırkayı: “Al giy şunu, birer fincan da çay alalım. Yarım saate bir şeyin kalmaz.” derdin.Sahiden de kalmazdı. Hırkanın kerameti sanıyordum, meğer dostluğun mucizesiymiş.

Tezer Özlü,  kitaplığımda. Her şeyin güzel gittiği zamanlarda “Her kitabın bir zamanı var. Umudumu en kaybettiğim zamanda tanıştım Tezer Özlü ile. Bittim sanıyordum. O ise aldı beni daha da dibe çekti. Ama sonra yeniden hayata bağladı. Nasıl oldu bilmiyorum. Sadece her kitap okunmak, seninle tanışmak için doğru vakti bekliyor.” demiştin. Şimdilerde okuduğum her Tezer Özlü’desenin hangi satırların altını çizdiğini tahmin etmeye çalışıyorum.

Mutfaktaki çekirdek seanslarımız da epeydir aksadı. Her seansın ana fikri aynıydı: “Canı salı pazarına bu dünyanın.” Efsane soslu makarnandan istiyor canım bazen, borcun birikti. Bense hâlâ sevmiyorum yemek yapmayı. Hâlâ pazar kahvaltılarında pankek vaat edip uyuyakalıyorum.

Böyle işte dostum. Bir kelebek dağları tepeleri aşsın ve sana “Dostun o eski diyarlarda seni unutmadı.” desin isterdim. Birisini özlemek mektup yazmayı ve bir de dua etmeyi öğretiyor. Benim kelebeğim okuyacağını umut ettiğim bu mektup. Kaybettiğim onca varlık arasında, bir dostumun umudunu kaybetmedim.Düşlerimiz de hala göz bebeklerimde. Sokaklara savuruyorum özlemimi. Özlemeye dahi vaktim yok, biliyorum.Bir gün’ü düşlüyorum. Yine bir dostun sesinden hayata tutunacağımız günler uzak olmamalı. Vazgeçtim ben, özlemlerin, gözyaşlarının, dört duvarda geçen günlerin hesabını sormaktan. Yeniden bir piknik sofrasında misafir olsun kediler ve kuşlar. Yeniden tadalım paylaşmanın o eşsiz tadını.

Ve son olarak ey dostum; Kız Kulesi hâlâ yerinde. Kuzguncuk sokakları seni çok özlemiş. Ve İstanbul’da sonbahar, hâlâ çok güzel…

Beyza Demircan

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: