Pervasızca sokaklarda dolaşmak…

Kendimle yapayalnız kaldığımda yapmaktan hoşlandığım bir eylemdi bu. Mevsimlerden yaz. İzmir’in tatlı esen meltemleri tenimi okşuyor, denizin kokusu genzimi yakıyordu.

Düşüncelerimle boğuştuğum bir zaman dilimiydi. Eskileri, en eskileri hatırlıyordum. Beş yaşındayken, ablamın bebekleri ile oynuyorum diye babamın attığı tokadı hatırlıyordum. Aldığım darbe yüzünden henüz sağlamlaşmayan azı dişlerimden biri etimden ayrılmıştı. Çok ağladığımı hatırlıyorum. Ve canımın ne kadar yandığını. Bir erkek çocuğunun oyuncak bebekle oynaması kötü bir şey miydi? Yıllarca bunu düşündüm. Ta ki ilkokul birinci sınıfa başlayana kadar. Okuma yazmayı öğrendiğimiz zaman kız çocuklarına pembe, erkek çocuklarına ise mavi kurdele takıyorlardı. Bir gün sıra bana geldiğinde, öğretmenimden bana da pembe kurdele takmasını istedim. O da bana:
“Olmaz. Erkek çocukları pembe kurdele takamaz.” dedi. Neden, diye sordum. “Neden erkek çocukları pembe kurdele takamıyor öğretmenim?” dedim.
“Çünkü pembe kızların rengidir ve sadece kızlar pembe rengini kullanabilir.” dedi. Anlayamamıştım. Rengin bile cinsiyeti vardı. Oysa ben pembe rengini hep çok sevdim. Kıyafetlerimde, aksesuarlarımda kullandığım favori renkler arasında yer aldı. Ama birileri bir kural koymuştu ve o kurala uymak zorundaydım: Pembe sadece kızların rengi!

Liseye başlayana kadar kendimi hiç sorgulamadığımı fark ettim. Kimdim ben? Neydim? Ne istiyordum? Bu sorular kafamı iyice kurcalar olmuştu. Okuldan çıkmış eve doğru yürüyordum. Karşımda babamı gördüm. O an ne yapacağımı bilemedim. Hemen elimi sol kulağıma uzatıp küpemi çıkaracakken babamın, adımlarını hızlandırıp birkaç saniye içinde yanıma gelişini izledim. Benim ağzımdan henüz “baba” kelimesi bile tam çıkamamış iken babamdan yine okkalı bir tokat yemiştim. Mahallenin bakkalı Mahmut Amca, manav Cemşit Abi ve tabii ki mahallemizin ayaklı gazetesi Nurten Abla, penceresinden bizi izliyordu.

“Bu ne lan, bu ne? Sen benim başıma ibne mi olacaksın! Tövbe estağfurullah tövbe. Gir lan içeri, gir!”
Babam bir yandan beni  hırpalıyor,diğer  yandan da çekiştirip etrafına bakıyordu. Yıllar içinde babamdan çok dayak yedim. Ama bu tokat ağrıma gitmiş, gururum incinmişti. Beş yaşındayken kaybettiğim azı dişim bile bu denli yakmamıştı canımı.

Kendimi daha çok sorgulamaya başladım. Seçimlerim ve tercihlerim yüzünden,başta ailem olmak üzere hep hor görüldüm. Ötekileştirildim. Herkes hasta olduğumu düşünüyordu. Kimse duygularımı ve düşüncelerimi önemsemiyordu…

Şu an gülerek hatırladığım  bir anı, zihnime kazılıydı. Annem hasta olduğuma kendini o kadar inandırmıştı ki, bir öğle vaktinde gün arkadaşlarını toplayıp bana kurşun dökmüşlerdi. Ah anneciğim! Bir yandan ağlıyor, bir yandan dua ediyordu başımda. Aslında böyle bir şeye asla izin vermezdim ama annemin bana karşı çaresiz bakışları yüreğimi delip geçiyordu. Yemyeşil yaprakları andıran güzel gözlerinde sonbahar hüznü görmek beni üzüyordu gerçekten de.

Artık dayanamıyordum. Her gün babamdan fiziksel ve psikolojik şiddet görmeye başlamıştım. Annem ve ablam da bu şiddete engel olmuyor, olamıyorlardı. Çektiğim eziyet karşısında kendimi küçücük hissediyordum. Herkesin beni “öteki insan” ilan etmesi canımı sıkıyordu. Ne olmuştu yani? Pembe rengini çok seviyordum. Kulağım delikti ve küpe takıyordum. Hatta kolye, bileklik, fular gibi başka aksesuarlar da kullanıyordum. Erkeklerden hoşlanıyordum. Kadınları da seviyordum. Ama sevgililerim hep erkekti. Onlarla öpüşmekten, sevişmekten haz alıyordum. Birbirimize baktığımızda, içimde hissettiğim o tutkuyu seviyordum. Kendimi seviyordum. Hayvanları, çiçekleri, gökyüzünü ve yeryüzünde bulunan bütün güzellikleri seviyordum.

Dünyayı gezmek, sadece sırt çantamı alıp sevdiğim insanla yeni yerler keşfetmek istiyordum. Nitekim sonunda da öyle oldu. Bir gün bir veda mektubu bırakarak hiçbir zaman bana ait olmayan evimi ve beni kabullenemeyen ailemi terk ettim. Doğan’ın ellerinden tuttum ve onunla beraber hem dünyayı hem de kendimi keşfe çıktım. İlk zamanlar her şey o kadar güzeldi ki… Hiçbir zaman Türkiye sınırının dışına çıkamadık. Ama gezmediğimiz bir tek şehir bile kalmadı. En sonunda beraber İzmir’e yerleşmeye karar verdik. Tam üç yıldır hayatımın en güzel günlerini yaşadım. İlk defa beni ötekileştirmeyen insanlarla tanıştım. Onlarla dost oldum. Kendimi ve düşüncelerimi ifade edebildiğim bir platforma üye oldum.

Ardımda duyduğum ayak sesleri beni anılarımdan uzaklaştırdı. Eve çok az bir mesafe kalmıştı ve ben ara sokakta tek başıma yürüyordum. Birinin beni takip ettiği hissine kapıldım. Bir panik olma hali yaşadım. Yaşadığımız topraklarda kan o kadar çok  seviliyordu ki, ister istemez tedirgin olmuştum. Kadın- trans tacizi, tecavüzü ve cinayeti çok sık yaşanan bir durumdu. İşin kötü tarafı bunu yapan caniler ya ceza almıyor ya da bu canilere  hiçbir yerde yasal olmayan “indirim” halleri uygulanıyordu. Arkamdaki kişi bir an adımlarını hızlandırıp önüme geçti.
“Sen ibne misin? Doğru söyle yoksa seni öldürürüm.”
O an ne yapacağımı ve ne söyleyeceğimi bilemedim. Birden afalladım. Kalbim çok hızlı atıyordu.
“Rahat bırak beni.” diyerek yoluma devam etmeye çalıştım ama izin vermedi. Birden yüzüme bir tokat indirdi. O tokadın etkisiyle yere düştüm ve gözlerim karardı. Canımın ne kadar çok yandığını hissettim yine.
Üzerime doğru eğildi ve elleriyle vücuduma dokunmaya başladı.
“Çek ellerini hayvan herif! Bırak beni!” Bağırıyordum. Engel olmaya çalışıyordum ama gözlerim görmüyor, başım dönüyordu. Birden ellerini cinsel organıma götürdü ve sıkmaya başladı. Daha çok bağırmaya başladım. Canım yanıyordu. Ben bağırdıkça kötü nefesindeki sigara kokusunu hissediyor, sarı dişlerinin arasından attığı kahkahayı duyuyordum. Birden kalktı ve ayağıyla kafamı ezmeye başladı.
“Ben MİT ajanıyım. Seni polis bile elimden alamaz.”

O sırada sokaktan geçen bir kadın bana yardım etmeye çalıştı. Hayal görüyor gibiydim. Kadın adama vurmaya çalışıyor, bağırarak bir şeyler anlatıyordu ama duymuyordum. O esnada kadına bir tokat attı ve kadın yere düşerek bayıldı. Ayağını başımdan çekti ve sokağın içinde bulunan parktan çöp kovasını sökerek üzerime fırlattı. Bundan sonrası benim için yok. Çünkü hiçbir şey görmüyor ve duymuyordum. Kalp atışımın yavaşladığını hissettim. Yıllar sonra ilk defa ailemi düşündüm. Evimi, mahallemi, okulumu… Bana ait olmayan on sekiz yıl geçirdim. Kapıyı çekip çıktığımda hissettiğim tek şey özgürlüktü. Şimdi ise içimi bir özlem sarmıştı. Evden ayrılırken bıraktığım mektupta şunları yazmıştım babama:
“Baba, ben evden ayrılıyorum. Ev diyorum ama burası hiçbir zaman benim evim olmadı. Zaten kapıyı çarpıp çıktığında geri dönmeyeceğin bir ev hiçbir zaman senin evin olmamıştır. Biliyorum. Beni aramayacaksın bile. Çünkü benden hep utandın. Hatırlar mısın? Okulda hep kız çocukları ile oynuyorum diye öğretmen seni okula çağırmıştı. Konuşmanız bittikten sonra yanıma geldin ve bana aynen şunları söyledin:
“Kereta seni. Daha bu yaşta çapkınlığa mı başladın. Dur oğlum daha erken. Zamanı gelince baban öğretecek sana her şeyi.” diyerek elinle sırtımı sıvazladın ve bana ilk ve son kez gülümseyip yanaklarımdan öptün. Ben de ağlamaya başlayınca neden ağladığımı sormuştun. Sana hiç söyleyemedim. Ama beni öpmen, sırtımı sıvazlaman beni o kadar mutlu etmişti ki, hayatımda ilk defa mutluluktan ağlamıştım. Bu kadar iğrenç bir şey için olsa bile, bir anlık, bana sevgini göstermen beni mutlu etmişti. Her neyse baba. Artık benden utanma. Ya da daha fazla utan oğlum bir erkekle kaçtı diye, sen bilirsin. Ben gidiyorum ve bir daha dönmeyeceğim. Oğlun Cenk.

Not: Bu arada artık adım Nurullah değil, Cenk. Çünkü ben hayatım boyunca hep savaştım ve savaşmaya da devam edeceğim.”

Özlem ve korku. Şu an hissettiğim bu iki duygu ile göz kapaklarım daha da kapanıyordu. Acaba başta babam olmak üzere ailem, ölümümden bile utanacak mıydı?

Not: Bu hikaye nefret saldırısına uğrayan Umut Can İnci ve tüm Lgbti aktivistlerine ithaf edilmiştir.

"Galaksinin Batı Sarmal Kolu'nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış ücra bir köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır. Bu güneşin yörüngesinde, kabaca yüz kırk sekiz milyon kilometre uzağında, tamamıyla önemsiz ve mavi-yeşil renkli, küçük bir gezegen döner. Bu gezegende yaşayan Eftalikus isimli yazar,okur,çizer ve kendimce düşünürüm."

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: