Soğuk bir cuma gününün, sabahı göremeyecek kadar zifiri akşamlarındandı. Kadir attığı her adımda, etrafında gördüğü her insanda eksik bir şeyler görüyordu. Ele avuca sığmayacak şeyler. Her adım bu akşamı biraz daha karanlığa gebe bırakıyordu. Çevresindeki hava ümitsizlik havası, içine çektiği dert havasıydı. Gördüğü başıboş zihinlerin verdiği her soluğu kendi soluyor, onların çektiği her nefeste kendisi nefessiz kalıyordu. Havanın çığlığıyla gecenin karanlığı kimsenin umurunda değildi. Gözlerin sadece kusurları gördüğü hazza odaklı dimağların, bir avuçtan ibaret gönülleri sadece kendileri odaklıydı. Kalbin dört odacığı vardı. O odacıklara kendileri dışında kimseyi sokmazlardı. Bazen kendileri bile uğramazdı. Peki bu acı havanın dışında sineye çekilecek başka hava yok muydu? Oysa hissiyatların ve düşüncelerin bile keskin ve seçici bir burnu vardı. Bu burunda üstün bir muhakeme yeteneği, havayı sorgulayan gözler vardı.

Fakat Kadir yanlış bir muhakemenin havasına kapılmıştı. Bu memleketten soğuyup iğrenirken, aslında gönlüne giren her bir insanın onun memleketi olduğunu unutmuştu. Memleketinin duvarlarına şiirler yazan dostları olduğunu, klavsen ve viyolonsel çalıp notalarla sevişen gönüldaşlarını sanki görmezden geliyordu. Sevdiği edebi kişiliklerin kalem seslerinin sokaklarında yankılandığını ne yazık ki unutmuştu. Karanlıktan uzaklaşıp içinde güzel şeyleri görebilmeyi umabilirdi. Çalgıların yankılanan selamını alıp notaların ve dizelerin rahmeti üzerinde olurdu o vakit. Fakat onlar ki; insanı içten içe çürüten sarmaşıklara sarılırlar. Bardağın boş tarafıyla ilgilenirlerdi. Dolu kısmına da kırık ve çatlak deyip güzelliklerin ve inceliklerin israfını aval aval izlerlerdi. Görebilseydi eğer, selamı alabilseydi yüreği ısınıp nasıl da yırtacaktı gecenin o muhteşem karanlığını. Kendi gibi yürümeyenlerden, sahte sandığı gülüşlerden , görmediği ama onu tutup ele geçirdiğini hissettiği düşüncelerden, bazısı hiç tamamlanmayacak kusurları o sadece onlara bakarak görüyordu. Anlam veremiyordu bu pespayeliğe. Tüm idrakı bu şekilde yoğunlaşmıştı. Gözlerde gördüğü boşlukları, insanların nelerle doldurup daha da boşalttığını görebiliyordu. Halbuki bütün bir akşamı böyle geçirip bayağı görerek, neleri yitireceğinden haberi yoktu. Neden gördüğümüz şeyler sadece bunlardan ibaretti? Tüm bir çevreyi ve insanları en derin ayrıntısına kadar kontrol eden gözleri, neden kendi sinesinden noksandı. Adımları birbirini her izlediğinde kör olup umutlarını yitiriyordu. Adımlar bile istemeden onu bu yola sürüklüyordu. Kör olacak olan sadece adımları olmayacaktı. O, bu ümitsiz havanın zayıflığına dayanamayıp kendini daha güçlü hissedebilmek adına daha aşağı bir zayıflığın peşine gitmeye karar verdi. Kalbinde filizlenen nifak tohumları, akıtmadığı her göz yaşıyla beraber sinesinde kibri ve nefreti yeşertti. Gecedeki ve sinedeki zifiri karanlık, bu tohumlara değersiz birer ışık kaynağı oluyordu. Umutsuzluktan korkuya, oradan nefretin acizliğine uzanan ağacının dallarına merdiven dayayıp kör oluşa tırmanıyordu. Böyle bir yürüyüş, böyle bir tırmanış yoktur demeyin. Vardır elbette. Kadir’i görebilen ve Kadir gibi yürüyen herkes bilirdi bunu. Omuzları hüzün batağı, elleri nefret yumruğu, çehresinde acınası burukluk, insanı yeise süren bakışlar. Her bakışı bir dokunuş oluyordu. Tırmandıkça o dalın çelimsiz meyvelerine dokunan elleri, sevgi ve feraset duygularını parmaklarının boğumlarından düşürüyordu. Tırmandıkça, kalbi yer çekimine karşı geliyordu. İnsan bu yolda yükseldikçe düşüyordu. Aydınlıkları karanlıklara tercih ediyorlardı. Çünkü bu yol onlara kolay bir yol gibi geliyordu. O an gözlerinin içine bakan herkes Kadir’in gözlerini arar ama bulamazdı. Kadir, bereket yağmurlarının kalpleri ıslatmadığı o terk edilmiş anların içerisindeydi. İçresinde bir tiksinçlik, yüzünde bir küçümsemeyle evin yolunu tuttu. Normalde böyle hisseden biri değildi. Anlaşılan bugün böyle olmayı, böyle yükselmeyi tercih etmişti. Eve giden yol tamamen düzdü. Fakat Kadir’in kendi yürüdüğü yol, ne kadar doğruydu? Onun gördüğü engebeli, aşılmaz bir yoldu. Eve götüreceği kibri, siniri ve hoyrat davranışları sevdiği kadın Didem’i ve diğer tanıdıklarını acaba bugün ne kadar incitecekti? Düşünemedi. Zaten düşünülmediğinden kırılırdı kalpler. Hatta düşünerek ama hissetmeyerek ağızdan çıkan her söz, zamanı bile incitirdi. Zamanı çoğaltmayan kelamlar ve düşünceler bizden neleri götürürdü?
Son adımının soluğunu kapının eşiğinde aldı. Soğuk hava ciğerlerini okşamak istemişti. Hava bile buna gayret ederken o halen saf olmayan düşüncelerin esiriydi. Oysa ki o havanın içinde; yürüdüğü yoldaki kırmızı meşelerin, kavakların, ve budakların sahipleri tarafından emekle ve sevgiyle büyütülen yaprakların havasını vardı. Oysa alacağı her nefeste, oksijenin sevgiyle bileşik oluşturduğu tanecikler şifa cinsindeydi. Fark etmedi. Zihninin ve duygularının o keskin burnu alamıyordu artık bu kokuları. Sokakta koşan çocuklara hiç aldırış ve dikkat etmedi. Oysa mahallenin en sevilen en saygı değer abisiydi.
”Kadir abi!” diye seslendi mahallenin güleç çocukları. Çocukların tebessüm eden gözlerine bir nazar etseydi. Çok şey değişebilirdi belki. Kadir oralı olmadı. Hemen solunda gül bahçeleri gülüyordu. Bir baksaydı; batan güneşin kızıllığıyla güllerin kırmızılığının ahengine tanık olup kırmızının tüm tonlarını yüreğinde hissedecekti. Isınacaktı tam o anda yüreği. Hava onu derinden titretmeyecek kadar soğuk ve yalnız bırakmayacak, bereket düşüncelerine yağmur gibi gelecekti. Kör oluşa tırmandığı her adımı geri atıp boğumlarından düşürdüğü ışıkları alıp gözlerine yıldız yapabilecekti.
Çok sevdiği komşusu Adile teyzenin gözyaşlarını da görmedi. Görseydi; o göz yaşlarında boğulup vaftiz olabilecekti. Adile teyze bu akşam da hürmetle andığı merhum eşinin hatıralarını masaya saçmıştı. Göz pınarlarından akan anılar tane tane masaya düşüp siyah beyaz resimleri daha da siyaha çalıyordu. Oysa Kadir her eve dönüşünde bir uğrar veyahut göz ucuyla teyzesini kontrol ederdi. Bazı akşamlar Adile teyzenin merhum eşinin duvara asılı tamburunu çalmasını rica ederdi. Adile teyze de onu hiç kırmaz, onun için akşamları tambur taksimi yapardı. Tamburun ritmi de, Adile teyzeyi hep geçmişe götürürdü. Şimdi Kadir’in kulağı da gönlü de musikiden mahrumdu. Onca pespayeliği gören gözler, neden bunları görme yetisine sahip değildi ki? Kapıyı üçüncü kez vurduğunda Didem çoktan kapıyı açmıştı.
-Hoş geldin de, ekmeği unutmuşsun. Üstelik defalarca aradım. Zeynep de hastalanmış gidemedim senin yüzünden.Nasıl böyle sorumsuz olabiliyorsun Kadir?
Fakat Didem, Kadir’in çehresinde anlam veremediği, her zamankinden farklı sinir halini görünce geri adım attı.
Neyse ,diye geçiştirip içeri girdi o an.
Ve işte Kadir, samimiyetsiz ve memnuniyetsiz bir yüz daha görmüştü. Fakat hiçbir zaman alışamadığı, Tanrının güzelliğine sayesinde inandığı ve gözleriyle sevdiğini zikrettiği Didem’in kokusu bile onu mest etmemişti. O an gitmesi gereken bir yer olmuştu o mahal. Ama o içeri girdi. Kapıyı hızla çarptı. Didem bu yüzden ona bağırdı. Kadir tüm taşmış duygularının timsali olan bir tokat attı. Didem eli yanağında, koynu zeminde, gözyaşları yanaklarında ve kalbiyse karşısında duran adamın içinde kırılmıştı. Bir hınçla kalktı. Anahtarını almadı ve paltosunu alıp çıktı. Yürüdüğü her adım zihninde öfkeye çalan bir kıvılcım yaratıyordu. Bu kıvılcım kötü düşüncelerin ve hislerin tutuşmasıyla alevlenecekti yakında.
Nasıl buna cüret etmişti, diye düşündü. Şu zamana kadar ona bir fiske bile atmamıştı. Ona koyan bu tokat da değildi. Kadir’in gözlerindeki boşluktan korkmuştu. Bir daha dönemeyeceğine inandığı, dönerse düşeceği o gözlerin boşluğundan korkmuştu. Her bakışta içinde dolu dolu dolaştığı gözlerin, bu sefer baktığında terk edilmiş bir kuyunun içinde gibi hissetmişti kendini. Caddeye kadar yürüyüp bir taksiye bindi. Taksici; yüzü gözü kızarmış, kalben hıçkıran yağmur gibi ağlayan bu kadına ne de üzülmüştü. Başta tereddüt yaşadı ama sonunda konuşmaya karar verdi. Nazikçe sordu:
– Hanımefendi bir sorun mu var? Yardımcı olayım isterseniz. Yapabileceğim bir şey var mı?
Didem, öfkeyle yanıt veriyordu. Öfkeye çalan o kıvılcımı alevlendiren bu adamın samimiyeti olmuştu.
– Sana ne? Sana mı anlatacağım lan derdimi? Sen kimsin de deva olacaksın? Her boku siz ne diye merak ediyorsunuz kardeşim? Hiç bir şeyi hak etmiyorsunuz lan siz! Çek sağa ineceğim şurada.
Son sözlerini kapıyı hızla çarparak söyledi. Oysa normalde dertleşen, sürekli konuşan bir kadındı. Samimiyeti tanırdı. Anlatabilirdi veya sadece teşekkür edebilirdi. Ama Didem bu akşam Kadir’in gözlerinin etkisinde nasıl kalmışsa, ona yansıyan öfkenin ve hiddettin etkisini o da aynen yansıtmıştı.
Bu zamana kadar Ali’nin taksisine bir çok aksi insan binmişti. Fakat o, hiçbirine aldırış etmemişti bu zamana dek. Gözleri yaşlı, kalbi kırık bir kadına yardım etmek onu dinlemek, o da dinlenmek istemişti. O da dinlenmek istemişti çünkü o da kötü çıkmıştı bu akşam taksiye. Bu gecenin karanlığı onunda hislerine tesir etmişti. Karısının onu aldattığını öğrenmişti. Fakat rehber öğretmeninden psikolojik sorunları olduğunu öğrendiği, henüz liseye giden evladı için çalışması gerekiyordu. Tüm bunların üstüne taksisine binen bu kadınla konuşmak, gideceği yere kadar iki kelam etmek, sadece biraz demlenmek istemişti.
Bastı gaza, son sürat gidiyordu. Sinir, beynine tamamen egemen olmuştu. Gaz pedalı hiçbir zaman bu kadar incinmemişti. Kadınların alayına sövüyordu. Nereye gideceğini bilmiyordu. Ama bir yer lazımdı. O bir yerler hep lazımdı. Tam sağa kıracakken tüm hızıyla hamile bir kadına çarptı. Taksinin ön tarafı tamamen kanla kaplanmıştı. Ali’nin beynine kan bir kaç saniye gitmeyi durdurdu. Kafası solundaki camı çatlatmış, kanamıştı. Gözleri yerde yatan kadına kayınca, korku tüm hücrelerini sardı. Sarı gömleğinin hepsi birkaç saniye içinde tere battı. Çevresine insanlar toplanır toplanmaz kaportasından duman yükselen arabasını geri sürüp hemen kaçtı. Aslında Ali böyle bir durumda kaçacak bir insan değildi. Ama o, bunu tercih etti. Çevredekiler hamile kadının başına toplandı. Yüzü, gözleri ve etekleri kan içinde kalan bu kadına insanlar kitlenmiş bakıyordu. Bu hamile kadın, kana bulanmış bir dolunayı andırıyordu. Kraterleri kanla dolmuş, geceyi zifiri kırmızıya boyayan bir dolunaya. Çevredeki insanlar, geceyi yırtan fren sesinin arkasından bakakaldılar sadece. Bu sesin, bu kanlı akşamı daha da kararttığına tanık oldular. İçlerinden bir iki tanesi, en sonunda ambulansı aramayı akıl etti. Turgut tam o sırada manavdan gülümsemesiyle beraber dışarı çıktı. Gözleri karısını aradı. Çevrede toplanan insanları görünce karısını bulmak için içlerine karıştı. Ve tıpkı göreceklerinin kalbini yaracağı gibi kalabalığı yardı. Manavdan aldığı bir kilo elma poşeti düştü. Karısının aşerdiği elmalardı bunlar. Düşen elmalardan önce ruhu düştü. İşte o vakit o ruhu kaldıracak kimsesi yoktu. Kalbi, elmalarla beraber izbe sokağın bilinmeyenlerine doğru parçalanıyordu. Hamile karısını yerde kanlar içinde görünce kalbi de yok oluşa yuvarlanıyordu.
Yeryüzünde kimse tarafından dillendirilemeyecek ve paylaşılamayacak bir acının içindeydi. Böyle bir acı nasıl paylaşılırdı bilinmez ama; Turgut’tan sonra olaya tanık olan hiçbir insan da, o gece uyuyamayacaktı. Ambulans geldi. Kadını direkt morga götüreceklerdi. Parçalanan tek şey kalpler değildi. Umut yoktu ve morg soğuk olacaktı. Turgut yalnız kalmak istemiyordu . Eşinin annesini aramak istedi. Bu haberi telefonda öylece verirken kayın- validesinin kalp ilaçlarını unutmuştu. Beş dakika sonra kayınvalidesi kalp krizi geçirecekti.
Tüm hayallerini hedefleri yapıp tek tek gerçekleştiren bu adamın, bütün bir dünyası yok olmuştu. Tüm dünyanız bir vücutta, tüm sevginiz bir bedenin timsaliyken, onun yerlerde kanlı cansız görmeniz bir katliamdı. Turgut, kalabalığın içinde taksinin plakasını kaydeden bir adamın vasıtasıyla taksicinin adresini bulmuştu. Turgut, taksicinin kafasına bir Smith Wilson dayayıp 5 el ateş edip alacaktı intikamını. Bunu, Ali’nin ailesinin gözleri önünde yapacaktı. 15 Yıl hapis yiyecekti Turgut. Ali’nin oğlu yetim büyüyecekti. Kan ve ölümle henüz çok erken tanışmıştı bu genç. Silahın sesi ve tenini okşayan kanın sıcağı ona vicdanını unutturacaktı. Üstelik annesi de, onu terk edecekti. Onu şefkat bilmeyen sokaklar büyütecek, masumiyetini her gün biraz daha kaybedecekti. Çevrede onu gören her göze acıyarak bakıp kendi hallerine şükredecekti. O, insanların vicdanını sızlatacak biri olarak kalacaktı. Bunu her çift gözde gördüğünde insanlara nefretle küsecekti.
Bu olaylar durmadan devam ediyordu. Bir kaç saat sonra o şehri zifiri karanlıkla beraber öfke ve nefret sarmıştı. İlerleyen saatlerde ülke çapına yayılacaktı.Ardından tüm dünyaya. İşte karanlık ve kötülük böyle yayılmış böyle başlamıştı. Nasıl da ele geçirmişti ruhları ve vicdanları tek tek. Her evin çatısını öfke, bacasını nefret ve acı ısıtıyordu.
O gece de Kadir üşütmüştü ve bir kaç gün yataktan doğru düzgün çıkmamıştı. Yanında ki bir kutu aspirin bitmişti. En sonunda kalkmayı denedi ve o takati kendisinde bulup kanepeye geçti. Televizyonu açtı ve tüm kanallarda son dakika haberlerinin şaşkınlığını yaşadı. Zincirleme kazalar, yangınlar, kan donduran cinayetler,hırsızlıklar ve mide bulandıran tecavüzler. İnsanoğlunun tüm şeytani boyutları su yüzüne çıkmıştı. Kadir hayretler içerisinde, o kanaldan diğerine aynı lanet şeyleri izliyordu. Aklına hemen Didem geldi. Koltuğun altına kaçmış telefonu çıkarıp onu aradı. Ama bu sefer de onun telefonu kapalıydı. Arkadaşları cevap vermiyordu. İki gün boyunca bir kez olsun Didem’i aramamıştı. Gururu buna izin vermemişti. Terleri telaşa ve korkuya akıyordu. Birazdan çıkıp gidebileceği yerleri aramayı planladı. Kafasını bir kez daha tekrardan o şeytan kutusuna çevirdi. Spikerler, insanların Tanrının kıyameti getirdiğini söylüyorlardı.
İnsanoğluydu işte, her şerde bir başkasının parmağını arardı. Her işte Tanrının bir işi olduğunu düşünürdü. Şimdi de mukadderat diyorlardı. Nasıl görmüyorlardı kendi başlattıkları, kendi sebep oldukları hadiseleri. Nasıl oluyordu da; birisi bile gönülleri saran o karanlığı sezemiyor, göremiyordu. Nasıl oluyor da, biri farklı bir seçim yapma gayesi gütmüyordu. Mesela herkesin göklerde aradığını, neden kalplerde aramayı oraya bakmayı akıl edemiyorlardı? O çok istedikleri barışı ve sevgiyi dillerinden düşürmüyorlardı. Ama nasıl oluyordu, gönüllerinde arsız düşünceler hiç eksik olmuyordu? İnsan yanlışa başvurunca karanlığa kapı açılıyordu böyle. Yaptıklarını görmezden gelmeleriyse; duyacakları vicdan azabından dolayı mıydı sizce? Elbette hayır. Onlar bir dahaki yanlışlarında vicdanlarını teselli edecek bir şey bulurlardı elbet. Vicdanlarının sesini kısıp karanlığın ısısını hissedeceklerdi.
Birkaç sene sonra o nahoş ısı, ağaçları yeşertmeyecekti. Gül bahçelerine bir kez daha bakamayacaktı Kadir. Ona gülen tek şey parçalanmış anıları olacaktı. Döktüğü gözyaşlarıyla siyaha çalan hatıralar…
Kapı çaldı. Komşusu Hayri’ydi. Yüzü telaşlı, gönlü hüzün ve korku kaplıydı. Yüzünden anlaşılıyordu. Kötü şeyler yükselecekti dilinden. Kadir’e üzgün olduğunu söyleyerek başladı lafa. İçeriye girmek istedi önce. Korkak ve ürkek olarak ivedilikle girdi içeri. Hayri zor bela döktü kelimeleri, Didem’in yetim bir çocuğunun bıçaklı saldırısına uğradıktan sonra öldüğünü söyledi. Telefonuna cevap veremediği için gelme gereği duymuş. Ayrıca yan komşusu Adile teyze de iki gün önce kalp krizi geçirmiş. Damadı her ne olduysa hapse düşmüş. Zavallı kızı ve doğmamış çocuğu da kaza geçirip hakkın rahmetine kavuşmuş. Daha bir çok şey ekledi buna. Birbiri ardına gelen birbirinden kötü olaylar dizisiydi bunlar. Son olarak taşınacaklarını söyledi Hayri. Haberleri devamlı takip etmesini, mahallede de kaos ortamı olduğunu ve duayı dilinden düşürmemesini istedi. Kendisine dikkat etmesini söyleyip hızlı adımlarla evine doğru gitti.
İşte her şey böyle başlamıştı. Kötülük böyle yayılmıştı. İnsanlar kafasını şerden, gönlünü nefretten yöne çevirip kendini daha iyi bir şeye adamayınca kaybediyorlardı. Nezih duygular yerine nefretin peşinde koşuyorduk. Kusurların yanında güzelliği keşfetmeyince, bizi de karanlık keşfediyordu. Gölgeniz bile sizi terk ediyordu. Bütün resmi göremezdik belki. Ama o büyük resmi küçük dokunuşlarımız oluşturmuyor muydu? Kadir attığı her adımda, tanık olduğu her kötülükte, küçümsediği her insanda dönüp kendine içine baksaydı; soğuk bir cuma gününün, sabahı görebilecek zifiri akşamlarından olamaz mıydı?

Yalnız akış var beni devindiren, beni yolcu yapan bu dikenli yol üstünde. Bir tanım yok adımın altında, bu adın altında yatan gerçeğin peşindeyim lakin bulunacak ve tamamlanacak bir şey değil bu; beni ben yapan doğrular ve gerçek diyemeyeceğim gerçekler...

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: