Soğuk Yüzleşme

 

            Kendinden geçmiş donuk gaz lambasının altında kaçıncı ders çalışışım bilmiyorum. Kaç yaşımdan beri bu köhne, eski evde yaşadığım hatırımda bile değil. Aklıma kazınan tek şey ‘yok’luğun suratıma kırbaç gibi vurduğu cızır cızır yanan odun sobasının durmak bilmeyen sesi. Küçüktüm daha ben! Ama hayat küçükmüşüm gibi davranmadı bana. Beni yoklukla öyle bir yoğurdu ki insanlığımdan geriye ne saflık, ne de masum bir çocuğun umudu kaldı. Sonraki doğacak bugünlerimden hep şüphe duydum. Benim için doğamayacaklara hep uzaktan geçen uçaklara el sallar gibi baktım usulca. Her şeyin sorumlusu üzerinde kaynayan suyun, taşa taşa oluşturduğu kireçlerin iğrenç izlerini taşıyan soba yüzünden oldu. Söndürsünler pas yığınını, üşümek istiyorum. Üşümek istiyorsam vardır bir sebebi. Korkularımdan köşe bucak kaçmak istemiyorum. Her köşesini kucaklamak istiyorum. Mutluluğumun önüne geçmesin titrek cılız ateşler. Söndürün n’olur! Varsın tüm vücudum, dişlerim üşümekten zangırdasın, bilmem kaçıncı senfoni orkestrasını andıran melodilere boğulsun çatlamış ellerim, ovuştururken. Ama duymayayım onun korkunç horlamasını “hor… hor…” diye! Küçücüğüm ben, bir elimde tandır ekmeği diğer elimde eksiğim.

            Unutulanların tek ekmeğidir hayaller. Kuru bir ekmek gibi sakladım ben onları. Ne zaman ve nerede ihtiyacım olduğunu bilmeden. Ve her zamanki gibi en olmayacak yerde hayallerimi yerli yersiz kuzu melemeleri, çoban köpeğinin havlamaları böldüğü zamanlarda… Bir fakirliğimden dem vururdum, bir de devamını getiremediğim hayallerden. Sevilmeye, okşanmaya hasret bir de başım vardı benim. Ne ana kucağı gördü, ne de baba sillesi. Öylesine, ölesiye hep buruk dururdu benim canım başım.

            Bir umut evin kasvetli havasını bölmeye çalışan narenciyeler gözümü yaşartırdı. Sobaya bir bir atılan portakal, mandalina, limon kabukları gerçekten muhteşem üçlüsü müydü zemheri kışın? Muhteşem de devede kulak! Acı ki hem de ne acı! Portakal kabuğuna gizlenen asit gibi yakar midemi hayat. Yokluğun kokusunda duydum ben bu üç meyveyi.

            Cızzz cızzz yanarken sertleşip taşlaşan kabuğun dokusunu sevmiyorum artık. Gaz lambasının altında ezilen minicik boynumun ağrısını hatırlatıyor bana. Ovsan ovulmaz, taş kesilmiş taş! Hangi taş yumuşar, ova ova. Yokluğun sinesinde taşlaşan sadece boynum değildi, bir de daha mutluluğu içine sığdıramayan minicik kalbim vardı. Fakat minicik kalbim bu dünyaya fazla geldi. Soğuk bir kış masalı tadındaki gecede karar verilmişti artık benim için ve bugün bahçemizdeki karadut ağacının altında son kez kollarımı açtım kara kışın soğuk toprağını kucaklamaya. Hiç yapmadığı bir şeyi yaptı. Sardı sarmaladı beni kundak yüzü yeni gören bir bebek gibi. Tertemiz ettiler beni, ak paklara boğdular. Üşüdüm biraz, biraz da gıdıklandım sırtımda etimi kopara kopara dolaşan kurtçuklardan…

 

Açelya OMAK

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: