Susarken Yazamadıklarım/Gönderilmedi On’a

Bazen – işte – içimden sana güzel bir şeyler söylemek geçiyor, oluyor.
Susuyorum odamın içerisinde, bir kırık saat misali.

İçim, içime böylece acıyor.

Kelebeğin kanatları kırılıyor, ciğerlerimin pembeliğinde. Kanatları ‘sen’ mavisiydi gemilerin ucuna varan, dokunan.

Çürüyorum. Tıpkı o beyaz, kirli masamızın üzerine koyduğumuz kızıl ve yarısı ısırılmış elma gibi.

İnsanın içinde eriyor ecelerinden bir gece. Gece merdivenlerden indi aşağı, çalışma masamızda gezinmektedir şimdi o.

Gibi ola ola, gibileşe gibileşe kendiliğimizi unuttuk(burada). Benden sana geriye kalan bir acı karanfilden bahçe.

Batıyor, batıyoruz. Bana senden bir bıçak batıyor, saplanıyor içimdeki hiç susmayan çalar saate.

Yıkıldı bakışlarım bir şişenin yeşiline.

Vakit dünyaya vardı, çok oldu.

Gözlerinin karartısına yitiyor ve eriyorum.

Sigara tükendi, dudaklarına ait pembeliklerde.

Yaşıyorum, kirpiklerime kar tanesileri düşüyor ağır ağır.

Göğsüme sabah üşüşüyor, tükürüyorum.

Uykum var, uyanıyorum, uyandım.

Sessizleşti eşyalar ve duvarlar. Artık kendi kendime konuşuyorum.

Hayaller kırıla kırıla vardı, sensizliğe yine. Ölüm ‘sen’ kadar acıtıyor göğüs kafesimi.

Sen olmuyor. Bütün oluşlarına karışıyorsun akşam-öncelerinin ve sonralarının.

”Neredesin,” diyen iç sesime kızıyorum “O yok,” diye  bağırdım, kaçtı kara deliğine bir fare misali gri, demirlerden.

Ben, yazdıkça kurtulamıyorum deliliğin pençelerinden.
Ben Bilge Karasu değilim.

Sen, eyleşen ey! Sefaletime acı.

Bu yazdığım, yazmakta olduğum yahut sonsuza kadar yazacağım-bir başıma tabii- mektubu oku.

Belki ızdırabımı senin sessiz kelimelerin, iç kelimelerin dindirir.

Kurtar beni, yıkılmış şehirlere bacakların inmeden önce.

Kalan Sevgilerimle.
C.A.K

Not:

Bu kısmı okuma lütfen. Karartan(hiçi) bir şiiri silip yeni baştan yazmak zorunda kaldım. Şiirin içerisindeki bütün imgeler sana varıyordu. Zayıf ve çelimsizdiler. Onları kağıttan söküp attım.

(Gölün kıyısına kadar kovaladım, onları)

Bu öyküyü yazarken canım hem kendime hem de kendiliğime acıdı.
Bilmem, belki de bu ayrıntıyı sen çoktan fark etmişsindir.

Birkaç gündür yazamıyorum kopya kağıtlarının ötesini. Bu metin ilk ciddi çalışmam olacak sanırım.

Telefonumu camdan aşağı attım, nedenini bilmiyorum.
O çınlayış uzaklaştı benden.

Müzik dinliyorum ve dans ediyorum kendi kendime. Deliliğin tanımı belki de bu. Bir ‘değişimin’ gerçekleşmeyeceğini bildiğim halde eylemler sergilemek, yalnızlığıma.

Yalnız olduğumu söylemiş miydim? Pembe bir vadiye kaçmaya niyetlendim, arkamda bırakacaktım her şeyi. Ama (o vadinin) girişindeki tabelada şunlar yazılıydı:

“Umudu terket”
Ve ben seni düşlerimin içinde bile yalnız bırakamadım.

Kitap okuyorum, unutmak için sensizliği. Kelimeler bana iyi gelmiyor, kendi anlamlarımı yaratamıyorum. Sayfaları sayfalarca çeviriyorum, gömülemiyorum. Cortazar ve Goethe ile konuşmaktan yıldım ben artık. Sesleri bu iki yazarın birbirine çok benziyor, giriyor, tekleşiyor. TEK olan her zaman faşisttir, biliyorum. Bunu bana sen öğretmiştin.
TEK,  pre-Tanrı ve post-Tanrı döneminin mimarıdır zaten.

Özlemek zor geliyor, dünyama kırılmış insan yüzleri çiziyorum. Kırmızı maviye parçalanıyor, yeşil ise siyaha. Ben, resmin ortasında belirecek o beyaz noktayı bekliyorum.

Kara kaplı defterimin kağıtlarını yırtıyorum.

Düşündükçe yoruluyorum.

Hiçbir yere-gün misali yedi-kımıldamıyorum, kımıldayamıyorum.
Öğütülmeyi bekliyorum, Teneke Babil tarafından.

Çekmecemde gizlediğim silaha davrandım, parmağım tetikte uzuun uzun gezindi. Sonrasındaysa onu -tekrar- yerine koydum.

Ölüm sana ölmediğim sürece bir ihtimal değil çünkü benim için.

İhtimale dönüşemez yani.

 

Sensiz olamadan, ölmeyi bile beceremiyorum.

Ve bu kısmı imzalamayı düşünmüyorum, artık.
Her şey makine olacak birazdan.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: