Tanpınar’a Mektup: Kayalıklar, Kulübe ve Diğer Şeyler

 

Kıymetli Tanpınar;

  Mart,2018

Bu sabah, Süreyya Yıldızı’nı ilk kez gördüğüm anın heyecanı ile uyandım. O tatlı ışıkların yüzümü okşadığı günün aksine, dışarıda fırtına var. Dört başı mamur bir uyanmanın doğuşu, böyle mi olmalı idi? Etraf ziyadesiyle gri. Tabiatım gereği, bu durumun bende pek tesiri olmadı, sevgili dostum. Benim münzevi hayatım, birbirini tekrarlayan işler yığınından ibaret. Yine, boş olan çiftliği havalandıracak, bahçeyi kolaçan edecek, belki küçük beyin tozlu kitap raflarına şöyle bir göz atacaktım. Geri döndüğümdeyse tütün saracak, ağzımın ucunda art arda iki bir sigara tellendirecektim. Bunun yerine kendime şöyle mükellef bir kahvaltı sofrası hazırladım. Açtım radyoyu, dilimde bir Rumeli türküsü… Çay da pek güzel demlenmiş. Bakkal Eşref biliyor ağzının tadını, peynir lokum gibi, lokum.  Zeytinler biraz tuzlu mu ne?  Pekmeze de tahin eklemeli…

Fırtına yerini yağmura bırakırken, bendeniz de kahvemi cama vuran damlalar eşliğinde içmeye karar veriyorum. Az şekerli, yanında güllü lokum. Hırçın dalgaların, yalçın kayalıkları sarıp sarmalamasına takılıyor gözüm. Doğanın bu coşkusu karşısında hayrete düşüyorum. O dakika bu durumun yıllarca dikkat-i nazarımdan kaçmış olduğunu fark ediyorum. Pencerenin ardında, yılın belli zamanlarında gerçekleşen bir visal manzarası. Beni muhtelif düşüncelere iten bu yağmur, deniz altındaki mahlûklar için de bu denli mühim miydi? Oysaki ben, bir hülya adamı değilim. Bir şeye böylesine bir tutkuyla bağlanmış mıydım hiç?  Ama nerede bende o talih efendim, nerede? İlk gençlik yıllarımda öte-beri için haftada bir şehre inerdim.  O güzel cins-i latif de her hafta kurulan pazara iner,  o bembeyaz nermin elleriyle domates, salatalık seçerdi. Pazarcıların bağırışları arasında ben onun sağ yanağındaki küçük bene bakar, gözlerini süzerek saçlarını arkaya atmasındaki edaya dalar, ismini tahmin etmeye çalışırdım. Yaptığım pek uygunsuz olsa da, bir gün takip ettim bu esmer güzelini.  Üç katlı bir evin ikinci katında oturuyordu. Uzunca bir süre, onu gizliden gizliye izlemeyi sürdürdüm.  Bu vaziyet aylarca, ömrüme bahar havaları estirdi. Sonraları ise bu işin nereye varacağı iyiden iyiye kafamı bulandırmaya başladı. Oldum olası hoşlanmam müphem işlerden. Şehre indiğim bir gün, çılgın bir haleti ruhiye içince buldum kendimi. Bir mektup yazıp kibrit kutusuna koydum. Telefon numaramı ve ismimi de iliştirdim, mektubun sonuna. Hava karardıktan sonra, O’nun evinin önünde beklemeye başladım. O gün balkona çıkmadı. Belki de hayatımı değiştirecek bu kibrit kutusunu fırlattım balkona doğru. Ne kadar uğraştımsa, bir türlü isabet ettiremedim. Vaziyet böyle olunca, ben de bunu, tatlı oyunumun sonunu getiren bir işaret telakki ettim.

Hoş, gönül maceralarım bu kadar değil. Büyük Hanım her pazar evde sazlı- sözlü davetler verirdi. Kadınlar meclisi toplanır,  hep birlikte Hafız Burhan’dan, Tatyos Efendi’den ezgiler teganni ederlerdi.  Evvela sofraya otururlardı. Kahkahalar, latifeler… Onlar dolmanın kıymalı mı, kıymasız mı yapılacağını tartışırken ben, kimseye görünmeden sessizce masanın altına girerdim. Burası adeta büyülü bir dünya idi. Lavanta, leylak esansı sürmüş kadınların kokularını ta ciğerlerime çeker, ten rengi çoraplar içindeki bacaklarını izlerdim. Bu bana tuhaf bir haz verirdi. Yemek bitip de onlar udlarına, kanunlarına davranırlarken ben ortalıktan toz olurdum.  Bir süre sonra hanımların çoraplarının renginden kimin kim olduğunu çıkarmaya başladım. Arsen Hanım, hep tenine koyu gelen çoraplar giyerdi. Şahende Hanım’ın ise vücuduna göre kalın ayak bilekleri vardı.  Büyüyüp de masanın altına sığmamaya başlayınca, sadece kokularla yetinir oldum.

Hani sen soruyorsun ya kıymetli dostum, insan alışkanlıktan mı hep yanındakileri seviyor? Ben kimi sevebilirdim? Talihim, bizatihi dönmeyen talihim. Daha nelerden kurtulabilirdim ona ulaşmak için? Şu eprimiş perdeler, kullanılmayan bardaklarla dolu aynalı büfe, çerçevesi dökülmüş aile fotoğrafları.  Kaldırmalı onları. Sadelik ve yenilik azizim. Ne diyordum? Talih.

Anacığımın da karaymış yazgısı. İnce hastalığa yakalandı genç yaşında. Ben  daha el kadar çocukken de  eriyip gitti zavallı. Sonraki aklımla düşündüm de, babamın hodbinlikleri, huysuz tabiatı mı kahretmişti anamı? Çalışkan bir adam olan babam, çatık kara kaşlarının ardından dünyaya bakmadığı zamanlarda hep homurdanır, sürekli bir şeylerden şikayet ederdi. Evin diğer hizmetlileri bile evin sahiplerinden çok, babamdan çekinirlerdi.  Üçümüze dair hatırladığım tek hatıra, bir Bursa gezisi. Cumalıkızık  Köyü’ndenmiş anam. Bilirdi ya oraları, ilk defa bu kadar konuştuğunu duydum. Omuzları bir şeyi kesin olarak bilen birinin gururu ile dik, babamdan geride değil, onun yanında yürüyordu. Kumral kaküllerinin çemberinden taşması da, o güne mahsustu. Koza Han, külliyeler, İnkaya tarihi çınarının yaprakları… Anacığımın  huzuruna tanıklık eden şanslı yerlerdir.  Gamzeleri hala Bursa’da gömülüdür.

Büyüyüp de elim iş tutunca, babamın bana sevgisini gösteremediği uzun saatlerin ıstırabı da böylece bitmiş oldu. Severdi beni Büyük Bey. Pratik ve akıllı idim. Nur içinde yatsın, bana bu kulübeyi bırakan da odur. Bu ihtiyar halimle başka ne iş yapardım, kimin kapısına giderdim?

Yağmur daha da hızlandı, dineceği yok. Bir çay koyayım en iyisi. Yanına da bisküvi.

Aziz dostum, ben şu dakikadan itibaren kendimi bu kayalıklara benzetiyorum. Yalnız aramızda bir fark var. Onlar yerinden kımıldamayan, pejmürde kılıklı bilgeler. Ne hayatlara tanık olmuşlardır şimdiye dek? Deniz neler anlatıyordur onlara kim bilir? Ne sesler kayıtlıdır katı hafızalarında…

Ama ben öyle miyim? Mektubumda da bahsettiğim gibi, kayda değer şeyler yok benim hayatımda. Küçük Bey, bir keresinde arkadaşlarına, sürekli aynı kayayı taşımakla görevli bir adamdan söz ediyordu. Evin işlerini görürken kulak kabartırım bazen. Adamın da cezası buymuş. Her gün aynı yükü taşımak, bir yere varamamak. Bense ne büyük emeller peşinde koştum ne de elimdekilerin bana getirdiği saadeti ölçüp biçtim. Mutsuz da olmadım ya, geçti işte yıllar.

Yazacaklarımı burada sonlandırırken, seni muhabbetle kucaklarım.

Sevgiler, Halit

 

 

.

1988 yılında Çorlu'da doğdu. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji mezunu. Okur,düşler,yazar,izler. Sabahattin Ali'nin şu cümlesini tekrarlar:''Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım.''

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: