Tanrı’yı Öldürmek İçin Tutulan Kiralık Katil / Orkun UÇAR

 

                  Vücuduma saplanmış üç mermi ile yerçekiminin karşı konulmaz daveti üzerine, harabe bir binanın dördüncü katından zemine çakılmak üzereyken, beynimden birçok düşünce geçiyordu. Daha önce de vurulmuştum ama fidye için kaçırılmış, kurtarmak için kiralandığım bir kız tarafından değil.

                  Müşteri, kızının problemli kişiliğinden bahsetmeyi unutmuştu anlaşılan. Bu rehin alma ve fidye meselesinin anlaşmalı olma ihtimalinden de.

                  Yer tespiti zor olmamıştı, kızın rehin tutulduğu kata çıkarken, kafaları dumanlı birkaç serseriyi öldürmek de… Ama o son odaya girdiğimde, güya kaçırılmış, kurtarılmayı bekleyen masum kurban, sakin bir şekilde silahını çekip ardı ardına ateşlemişti. Damarlarında yılan kanı akıyor olmalıydı zira yüz ifadesi bile değişmemişti.

                  Hayatımı kurtaran bir mucize değil, düşüşümü yavaşlatan çamaşır ipi ve içine gömüldüğüm çöp yığınıydı. Ambulans sireni filan duymadım ama kendime geldiğimde bir hastane yatağında, ağrılar içinde yatıyordum ve bir hafta geçmişti.

***
                  İşe dönmem bir yılı buldu, altı ayı hastanede, taburcu olduğumda şurada burada otel odalarında… Yalnız ve boştum. Kafam çoğu zaman bulanıktı. Nereye neden gittiğimi, hangi şehir, hatta ülkelerde olduğumu bile hatırlamıyordum. Ajansım, “Hazır mısın?” diye sormak için aradığında, “Evet,” dedim, çünkü sonumun sıcak bir küvetin içinde bileklerimi kesmek olduğunu anlamıştım.

                  Hedef, Rus mafyasının orta seviyede isimlerinden biriydi. Akdeniz’in küçük kıyılarının birinde, lüks yatında olacaktı. Bir bot kiraladım ve karanlığın içinde süzüldüm. Yatta garip bir sessizlik vardı. Sadece bir kameranın ışığı yanıyordu. Güvertede, tetikte olması gereken adamları neredeydi? Şüphe uyandıracak kadar kolay bir iş.

                  Botla belli bir mesafeye kadar gidip suya girmeyi planlıyordum ama ıslanmaya gerek olmadığına karar verdim. Yatın kıçına yaklaşıp, yüzdükten sonra güverteye çıkmak için kullandıkları merdivenden tırmandım.
Neler oluyordu? İçgüdüm, “Tuzak bu,” diye bağırıyordu. Koridorlarda kimseye rastlamadan, ışıkların yandığı ortadaki salon diyebileceğim bölüme kadar yürüdüm. Hedefim oradaydı. Yarım ay şeklinde, deri bir koltukta, arkası bana dönük oturuyordu. Kapalı bir televizyondaki yansımasından fotoğraflardaki adamın o olduğunu görmüştüm. Tereddüt etmedim, susturuculu silahtan çıkan iki mermi kafasını buldu. Bedeni yavaşça yana kaydı.

                  Çoktan ölmüş bir adamı vurduğumu anlamak için gidip bakmama gerek yoktu. Bunca yıllık tecrübem gerekeni söylüyordu. Lanet bir tuzağa düşmüştüm veya birisi benden önce davranmıştı. Kaçmak için arkama dönüyordum ki bir şey vücuduma çarptı. “Vuruldum,” diye düşündüm. Arka arkaya ikinci iş! Bir atış daha oldu. Bu sefer baldırıma saplanmıştı. Elimi uzatıp çektim. Bir uyuşturucu ok… Bayılmadan önce son düşündüğüm, “Emekli olmalıydım,” oldu.

***

                  Kendime geldiğimde, kafasına sıktığım cesedin yerinde oturuyordum. Silahlarım alınmış, üst aramam yapılmış, rahat bir eşofman giydirilmişti. Ortalıkta gezinen birkaç hizmetçi vardı, ama burada benim için önemli olan tek kişinin, karşımda rahat bir şekilde oturan ve  elindeki pahalı puroyu tüttüren beyaz saçlı adam olduğunu görüyordum.

 

Adamdan güç ve zenginlik işaretleri yayılıyordu. Böylesini görmemiştim.

 

                  “İçki, Bay Yok?” diye sordu. “Merak etmeyin, hafif bir uyuşturucu kullandık. Hemen kendinize geleceksiniz.”

                  Dilim dolanarak, “Viski,” dedim.

                  Bir garson hemen isteğimi yerine getirmek için hareketlendi.

                  Birkaç dakika daha sessizlik oldu. Kehribar sıvı ile dolu kadeh elime uzatıldığında iyice zihnim berraklaşmıştı. Bir yudum aldım. İçtiğim en kaliteli viski olduğunu söylemeliyim.

                  “Ben sadece bir kiralık katilim. Beni konuşturmak için sağ bıraktığınızı sanmam,” diye mırıldandım.

                  “Haklısınız Bay Yok, burada bulunmamızın sebebi bir iş teklifi… Sizi bir şeyi öldürmeniz için kiralamak…” dedi beyaz saçlı adam. “Daha doğrusu satın almak istiyorum.”

                  “Bunun için bu tiyatroya ne gerek vardı?” diye sordum. “Ajansımla halledebilirdiniz.”

                  “Karpov’u mu kastediyorsunuz? O önemli değildi. Ama sizin hala ısırabildiğinizi, öldürme gücünüz olduğunu görmeliydim. Son olaydan sonra…”

                  Adam beni iyi tanıyordu. Kalın bir dosyama sahip olduğuna emindim.

                  “Evet,” diye mırıldandım. “Ben de şaşırdım.”

                  Beyaz saçlı adam ayağa kalktı, “Bulutlar açıldı Bay Yok. İsterseniz sohbetimize güvertede, ay ışığı altında devam edelim.”

                  Hava güzeldi, masanın üzeri atıştırmalıklarla doldurulmuştu. Garip adam, rahatça oturup bir sandviç hazırlamaya başladı. “En sevdiğim yemek çeşidi budur,” dedi ve ilk hazırladığını bana uzattı. Küçük bir ısırık aldım ve acıkmış olduğumu o an anladım. İkincisi daha kocamandı.

                  “Tanrı’ya inanır mısınız Bay Yok?” diye sordu adam, kendi sandviçini hazırlarken.

                  Ağzım dolu, “Evet,” diye homurdandım.

                  “Ama dinlere değil… Yanılıyor muyum?”

                  “Müslüman bir ailede büyüdüm. Dini atmosfer ve baskının yoğun olduğu bir çocukluk yaşadım. Ama haklısınız, dinler pek umurumda değil.”

                  Bu soruların nedenini anlamaya çalışıyordum.

 

“Bay Yok, sizden Tanrı’yı öldürmenizi istiyorum.”

 

                  Bir an dondum kaldım. Şaşkınlıkla adama bakarken, ağzımdaki lokmayı çiğnemeyi unuttum. Yutkundum ve, “Bu bir şaka mı diye sormayacağım. Şu anda düşündüğüm akıl sağlığınızın yerinde olmadığı,” dedim.

                  Adam yemeği üzerine bir puro daha yaktı ve dumanını bana doğru üfledi. “Sizi temin ederim ki akıl sağlığım yerinde. Ve Tanrı’yı öldürmeniz konusunda ciddiyim.”

                  Arkama yaslandım. “Bakın bayım; Tanrılarla savaşan Herkül değilim, onlardan ateşi çalan Prometheus… Tanrı olduğu iddia eden Firavun, isyan eden Şeytan, ona ok atan Nemrud, güreşen Yakup… ‘Tanrı öldü’ diyen Nietzche gibi filozof bile değilim. Bilim adamı da… Ben mermilerle, zehirle, bıçakla filan çalışırım. Bunların da Tanrı’yı öldüreceğini sanmam. Sadece, sıradan bir kiralık katilim.”

                  “Bunu biliyorum Bay Yok. Ama belirtmem gerekirse, Tanrı’yı öldürmek için kiraladığım sadece siz değilsiniz; din adamı, filozof, politikacı, bilim insanı, büyücüler, hatta başka kiralık katiller de var.”

                  “Oldukça kararlıymışsınız,” diye güldüm. “Belki de siz kendinizi Şeytan sanıyorsunuz. Teşhisim Hubris sendromu.”

                  Tanrı’yı öldürmek isteyen adam güldü. “Olabilir. Ama değil. Nasıl siz sıradan bir kiralık katilsiniz, ben de sıradan, intikam almak isteyen biriyim. Hikâyemi anlatmanın zamanı geldi sanırım…”

                  Merak içinde öne eğildim.

                  “Bay Yok, ismim Nathaniel. Dünya’nın en zengin ve güçlü insanıyım. Bu öyle bir zenginlik ve güç ki, beni tamamen görünmez kılabiliyor. İsmimi hiçbir yerde göremez, ulaşamazsınız. Hangi şirketler, hatta ülkeler benim bilemezsiniz.”

                  Adamı ilk gördüğümdeki teşhisim doğru çıkmıştı.

                  “Bir tek zayıf noktam vardı,” diye devam etti. “Ölümlü bir organizma ne ister? Soyunun sürmesini. Bir oğlum vardı; Alexander… Ben gölgelerde kaldım hep ama o güneş gibi olacaktı. Dünya’nın ilk hâkimi… Bütün servetim, gücüm, çabalarım onun için hazırladığım makam içindi.”

                  “Ama… Böyle cümlelerin sonuna hep bir ama gelir.”

                  “Ama öldü. On iki yaşında bir hastalığa yakalandı. Bütün servetim, gücüm onu yaşatmaya yetmedi. Tanrı onu benden aldı. Artık çocuğum olmayacak Bay Yok. Kaderci değilim. Oğlumun cennete gittiği düşüncesi de beni teselli etmiyor. Bu nedenle onun ölmesini istiyorum. Ölme kavramının Tanrı’ya uymadığını biliyorum. O bir varlıksa, söz konusu terim: yok edilme olmalı.”

                  Bir süre sessizlik oldu. Kendi içinde tutarlı biriydi.

                  “Niye ben?” diye sordum.

                  “Sizin hakkınızda çok şey bildiğimi tahmin etmişsinizdir. Son işinizde vurulduğunuzu ve uzun zaman hastanede yattığınızı da biliyorum. Ve tıbbi olarak on bir dakika öldüğünüzü.”

 

İşte bu beni sarstı.

Kimseyle konuşmadığım, paylaşmadığım bir konuydu. Öldüğüm o süre içindeki deneyimlerim de.

 

                  “Bu doğru ama nasıl öğrendiniz? Doktorlardan veya personelden öldüğümü öğrenmek kolay ama ya ölüm sonrası deneyimleri mi?”

                  “Sayıkladınız Bay Yok. Hem de birçok kez. İlaçların etkisi altındayken… Yine de sizden dinlemek isterim.”

                  İç çektim. “Yaşadıklarım ölümden dönen kişilerin çoğunun anlattıklarına benziyor. Tahmin edebileceğiniz gibi hastaneden çıktıktan sonra araştırdım ve çoğunu okudum. Parlak ışık, bir tünelde geçme, çağıran, güven hissi veren bir ses, varlık… Belki farklı olan onun varlığını hissetmem. Yani Tanrı’nın. Onu gördüm… Hayır, doğru kelime varlığını hissettim ama kelimelerle tarif edemem.”

                  “Sizden bunu beklemiyorum Bay Yok. Ama tam da bu anlattıklarınız nedeniyle sizi istiyorum.”

                  “Bay Nathaniel, belki Tanrı istediğiniz gibi yok edilebilir ama bunun yöntemini bilmiyorum. Bulacağıma, başarabileceğime garanti de veremem. Süre belirleyemem.”

                  “Sorun değil,” dedi adam. “Sabrım bu bedenin yaşam süresiyle sınırlı değil. Dediğim gibi sizden başka seçeneklerim de var. Bazısı birkaç yüzyıllık projeler. Dinlerin ve inancın tamamen yok edilmesi, onun adının tamamen unutulmasını da kapsıyor. Belki de Tanrı’yı yok etmenin en iyi yolu budur. Sizi yönteminiz konusunda serbest bırakacağım. Sadece bana işi kabul edeceğinizi ve anlaşmamıza sadık kalacağınıza söz verin.”

***

                  Ve bana ücretimi söyledi. Pazarlık bile yapmadım. Beni ömür boyu rahat yaşatacak bir servetti. Kabul ettim. İtiraf etmeliyim ki; tamam dememin sebebi para değildi. Tanrı ile sorunum da yoktu. Ona düşman da değildim. Nedenini bilmiyordum.

                  Belki de bir amacım olmasını her şeyden daha fazla arzulamak diyebilirim. Evet evet… O kadar boşluktaydım ki, bu gri evren beni eziyordu.

                  Süresi belirsiz, kontrol edilmeyeceğim, rapor istenmeyecek bir iş. Ama bir konuda haklıydı: prensipleri olan bir kiralık katildim. Aldığım işi mutlaka yapardım, söz verdiysem dönmezdim.

                  Sabah beni kıyıya bıraktılar. Bay Nathaniel’ı ilk ve son kez orada gördüm. Denemedim diyemem, ismiyle ilgili bütün araştırmalarım sonuçsuz çıktı. O gece yaptığım kontratla ilgili sadece hafızamdaki konuşma ve bankadaki hesabıma yatırılan yüklü para vardı.

                  Ajansım bir daha beni rahatsız etmedi, aramadı bile. Dokunulmazlık kazanmıştım.

                  Yıllarım bir lanetli gibi yeryüzünü dolaşarak geçti. Bütün dinleri, kadim sırları araştırdım, gizli cemiyetlerin içine girdim. Bilim insanlarıyla, filozoflarla görüştüm. Bu arada yolum Nathaniel’in diğer seçenekleriyle de kesişiyordu. Din karşıtı bir politik akım güçlenmişti. Yaşamımın son dönemlerinde dinlerin yasaklandığı, Birleşmiş Milletlerin inancı bir hastalık kabul ettiği günleri bile gördüm. İnanç sahipleri vahşi hayvanlar gibi avlandı, ülkesine göre tımarhanelere, toplama kamplarına tıkıldı.

                  Ama bu çılgın zamana gelinceye dek ben araştırmalarımı kendi yöntemimle sürdürdüm. En verimli sonucu Şaman ayinlerinde buldum.

                  Bulduğum aracın adı “Ayahusca”ydı. Peru Amazon’unda Conibo yerlilerinin şamanlarının hazırladığı halüsinatif bir iksirdi. Brezilya’da Santo Daime adlı dini bir grup ayinlerinde kullanıyordu ama ben işin kökenine gittim.

                  Ayahuasca, “ceset halatı”, “ruh halatı” gibi anlamları olan ayawaskha’dan türeyen bir kelimeydi. Ölüm sonrası vizyonlar yaşattığı söyleniyordu. Zaten ilgimi çeken buydu. Tanrı’yla savaşacaksam, iş saham öte taraf olmalıydı.

                  Maoi alkaloidleri ve dmt içeren bazı bitkilerin ayrı ayrı kaynatılmasıyla elde edilen, bir şaman ayiniyle alınması gereken iksirdi. Ölümlere, uzun süreli komalara, deliliklere yol açtığı da söyleniyordu.

                  Esas bitki Sacred vine banisteriopsis caapi’ydi ama tek başına yeterli değildi, defne yaprağına benzeyen Chacruna (psychotria viridis) ile ayrı ayrı saatlerce kaynatılıp, süzülmeliydi. Tadının iğrenç olduğunu duymuştum.

                  Ayahuasca bir ara çok moda olmuştu ama ben işin turistik yanında değildim, ayini yapan şamanın deneyime önemli bir etkisi olduğunu duymuştum. İksir kadar önemi vardı şamanın gücünün. Epey para saçarak, Amazon’un içlerinde, ulaşılması zor bir yaşlı kızılderilinin adını öğrendim.

                  Küçük bir kulübede bir grup yerli ile çember yaptık. Şaman şarkıları eşliğinde ilk deneyimimi yaşadım. İlk önce kustum. Ruhu temizleyen diyorlardı buna. Ardından yolculuğuma başladım. Çeşitli evrenlere gidiyor, değişik canlı cansız varlıkları içine giriyordum.

 

Bütün yaşadığım doğaüstü, halüsinatif etkiye rağmen amacımı unutmuyordum.
Ruhumun yaşadığı gezintinin bir noktasında korktum ve geri dönmeye zorladım kendimi.

 

                  İkinci ayin, deneyimlerimi epey tarttığım bir süreçten sonra oldu.

                  Bu sefer canlı cansız yaşamı, ateşi soğuğu, bu evreni hızla geçtim. Renkler, hareketler beni çağıramadı, duraksamadım. Geometrik şekillerin etrafımı sardığı bir evrene girdim.

                  Bazıları insan mantığıyla algılamanın imkânsız olduğu şekillerdi. Delireceğimden korktum ve geri döndüm. Yaşadıklarımı kimseye anlatmıyordum ama yaşlı şaman artık bana farklı, hatta korkarak bakıyordu.

                  Üçüncü sefer için ikna etmem çok zor oldu.

                  Canlı ve cansız varlıkları hızla geçtim, renklerin cazibesi yine durduramadı beni. Geometrik şekiller, evrenin programı diyebileceğim şeylerin tuzağına da kapılmadım.

                  Tamamen sessiz, ne siyah, ne beyaz bir bölgeye vardım. Uzun zaman  içinde yaşadığım, hissettiğim gri boşluğa benziyordu. Ufak siyah bir nokta vardı uzakta. Ama nabız gibi atıyordu. Bir an küçücük bir nokta, bir an boyutlarını göremeyeceğim kadar büyük.

 

Bu o noktaydı. Her şeyin başladığı nokta…

Ama Tanrı değildi.

 

 

                  Noktaya doğru süzüldüm. Her an nabız atışının, büyük evresinin başlayacağı ve ezileceğimden korkuyordum. Ama yalan söylüyorum, o sırada hem korkmuyordum, hem korkuyordum. Bütün hislerim birbirine karışmıştı. Beni gerçekliğe bağlı kılan tek şey, verdiğim söz ve hedefimdi.

                  Noktaya dokundum. Sert bir zemin hissi almayı bekliyordum ama elim birden içine girdi. El derken elbette bir yanılsamadan bahsediyorum. Ortada elim filan yoktu. Ardından bütün ruhum noktaya daldı.

 

                  Bütün evrenlerin ortasında, fırtınanın gözündeydim. Tanrı oradaydı.

                  Bir anda bütün gerçeğin farkına vardım.

                  Artık Tanrı’yı nasıl yok edebileceğimi biliyordum ve bu o kadar kolaydı ki!

Orkun UÇAR

(2016 yılında kaleme alındı)

 

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: