TEZER ÖZLÜ, ÇOCUKLUĞUN SOĞUK GECELERİ

Müfettiş vatanseverlik duyguları içinde yaşayan ev halkına da coşkuyla yaşatmak isteyen bir baba,  öğretmen bir anne sessiz sakin bir abi, geleneklere bağlı  babaanneden oluşuyor aile bireyleri. Fakir bir hane halkının yaşadıklarını, mahalle hayatının sıcaklığını, yabancı bir okulda okumanın farklılığını samimi bir dille anlatıyor yazar.  Kendi yaşamını çırılçıplak gözler önüne sererken okurun yaşadığı acıya, tacize, korkuya ortak olmasını sağlıyor Tezer Özlü. Yer Altı Edebiyatı kadar yalın bir gerçekliği verirken şizofrenliğin, akıl hastalığının yükünü de satırlara vuruyor. Zaman mevhumunu öyle kırıyor ki aynı paragrafta şimdiki zamandan geçmişe ve geleceğe uzanıyoruz. “Konserde oturan gençle, küçük alanın kıyısındaki kahvelerden birine gidiyoruz. Konyak ve kahve söylüyoruz. O öleli ikinci sonbahar geliyor. Sanki karşımda. Yudumladığı konyağın tadını içine sindirmeye çalışıyor.”  1960’ların insanımızı tüketmesini askeri darbenin  sola vurduğu darbeyi, aydınların fiziki ve fikri tutsaklığını ve Paris saplantısını da eleştiriyor.  Yaşama dair beklentilerini yitiren sevdiklerini kaybeden insanların sinmişliğine şahit oluyoruz.“12 mart dönemi geçti. Ama bu dönemin acısı içimize kaya gibi oturmuş, varlığımızla bütünleşmişti. Terörün gücü yıllar yılı sızmaya, yayılmaya çalışacak ve bizleri daha çetin günlere sürükleyecek. Esintili  yaz akşamlarında, küçük yaşantılara hazırlanırken, bir yandan da bu acıları içten duymamak olanaksız. Tedirginlik her zaman var. Büyüyor.  Küçülmüyor. Sonra  arkadaşlarımızdan birkaçı arka arkaya ölüyor. Henüz kırk yaşlarında insanlar. Daha güzel yaşamlara duyulan özlem ve bekleyişi onlarla birlikte gömüyoruz. Daha  güzel bir yaşam diye bir şey yok. Daha güzel yaşamlar ötelerde değil. Daha güzel yaşam başka biçimde değil. Güzel yaşam burada. Taksim Alanı’nda. ”

Fakir hanenin idareli yaşamında geçirdiği soğuk geceleri bir erkeğin sıcaklığıyla avutmak istiyor. Aile hayatımızı, kadın erkek ilişkilerimizi de irdeleyen sağlıksız iki yüzlü tavrımızı eleştirirken özgürlüğe olan tutkusunun onu tutsak edişine ve hekimlerin özgürlüğü karşısında yaptığı tacizlere hastayken yaşadığı çaresizliğe korku filmlerinde tanık olduğumuz dehşeti yaşamasına üzülüyoruz. “Kendimi elektroşok komasında buluyorum. İnsanın kendini elektroşok koması içinde bulması çok garip, olağanüstü bir olay. Böylesi korkunç bir olayı bir kez yaşamış olmak, sanki bir kez ölmekten daha öte. Elektroşokun  ortası yoktur. Elektroşokun başlangıcı ve bitişi vardır. Ve ortası yoktur. İnsan için, hasta insan için.”   Hekimleri de hastaneleri de ağır bir biçimde eleştirirken inanmak istemiyorsunuz. “ Çoğu tutucu insanlar. Tüm düşünceleri para. Ev. Araba. Ve çocuklarının güzel geleceği. Gizli sevgililer edinen ama kendilerini mutlu aile babaları, ileri bilimadamları göstermek isteyen, insanın özünü anlamaktan yoksun kişiler. İyileşmeye başlayan genç ve güzel hastalarını Beyoğlu’ndaki garsoniyerlerine çağırıyorlar. Hasta, yeniden hastalanacağım, gene bu adamlar bana bakacak korkusuyla gidip onlarla yatıyor. Çünkü hastanelerin düzeni korkunç. Burada kimse kalmak istemez. Eğer yaşamından vazgeçmek istemiyorsa.”

Tüm kaygılardan tutsaklık korkusundan kaçmanın arayışı içinde çaresizce kendini ilaçlara ve uykuya teslim etmeye çalışıyor. “Uyanmak, çıldırmak demek. Uyanmamalıyım. Derin uzun uyumalıyım. Buna gerkesinimim var. arkadaşıma bağırıyorum. Çünkü artık her şey bitti.”   Çevresinde yaşanan serbest ilişkilere savruk yaşamlara değinen itirazsız eşlik eden isyanı içinde yaşayan ölüme hasret duyan bir kadınla tanışıyoruz. Ölüme duyduğu ilgi Osamu Dazai gibi korkulardan kaçmak, kaybetme korkusundan  ileri gelmese de baba figürü ikisinde de ortak ya da Zweig gibi barışa ve insana dair bir özlemden  umudu kestiği için ölmeyi arzuladığını söyleyemeyiz. Tezer Özlü mutluluğa olan doyumsuz özlemi  bitmediğinden olsa gerek yaşama gücünü yitirmekte ve yaşadığı toplumda değerlerden uzak bir kadının özgürlüğünü yaşamasını düşündükçe kaybetmekte.

“ Neden bunalımları çözümleyemiyoruz? Neden dost olmadan, erkek- kadın, karı- koca  olmaya çabalıyoruz? Yirmi yaşlarının başındaki insanlar böyle mi olmalı? Sevişmek için ilkin nikah imzası mı atılmalı? Ya da yalnız kalıp yıllar yılı erkek kadın özlemiyle kendi kendilerine mi boşalmalılar?”  Toplumsal  sorunların çözümünü de çocuklukta buluyor Tezer Özlü:  “Bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor. Saptırılıyor.  Çarpılıyor.”   İçindeki şefkat ve sevgi açlığı   onu eş, arkadaş, yabancı ya da  cinsiyet ayrımından da uzak tutuyor:

“- Ben büyük bir erkek kadın ayrımı yapmıyorum. Önemli olan yanındaki insanın sıcaklığı ile kendi bedenini birleştirmek, ikisinin kaynaşması.”  Eşcinsel  bir ilişkiden ya da bağlılıktan kaçındığını da söyleyemeyiz. Kadınlarla akrabalarıyla olan ilişkisini de cinselliğe ilk adımlarını da açık yüreklilikle anlatmış : Süm, kuzenlerim ve benim aramdaki cinsel ilişki, çocukluktan çıkışımıza dek sürüyor. Yalnız kalabilmek için olanaklar yaratıyoruz. Sonra soyunup birbirimizin üstüne çıkıyoruz. Kuzenimin toplu gövdesi, karnı ve kabarık, kılsız kadınlık organı ve organlarımızı birbirine sürtüp eriştiğimiz boşalmayı uzun yıllar unutamıyorum. Sevişmelerimiz çok doğal…”

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: