Tören

Çizim :Merve Ulutaş

 

 

‘Üzgünüm, gerçekten de üzgünüm’

 

Bir bedenin üzerine çirkinlik misali uzanmıştı, o beden ve kendi içinde bulunduğu o et yapı makinalar gibi hareket eden, sürekli hareket eden, hareketsizliği kendine hareket bilen, et bedenin içinde ruh vardı bu ruhun Pineal Gland’de olduğunu söyleyenler bile vardı, aşağı yukarı hareket ediyordu kadınsı uğultular ve ayıp kelime yığınlarının arasında. Zavallığının farkına varamamıştı soyunmuştu, tam olarak değil ama, kapıları açılmıştı yaşamı başlatan sarmaşıklı babilin. Çıplak olduğu gerçeğini hiçbir şey değiştiremezdi ve geçidin Lacan’ın Kutsal Objesi tarafından parçalandığının bu hayvansı savaşın destansı şiirini dişlerinin arasında ufalıyordu. Parçalanıyordu, yoktu, yok oluyordu yok olmak üzereydi yoktu yok.

 

‘Evet’

 

Üzgün değildi artık ve gözyaşları soğumuştu çoktan yanaklarında, soğuk bir Sapporo sabahı misali çiçeklerin damarlı yapısının üzerinde uslu çocuklar gibi büyüyen. Haz dediği anlamsızlık bütün hayatı boyunca kağıtlara ve kalemlere kazıdığı anlamlara karışıyor dünyası daha da küçülüyor saçları sarı gözleri yeşildi ya da sarıydı gözleri ve yeşildi saçları, yorgun değildi olamazdı, yorgun değilim, taş binalara gömülmeye alışmıştım ben, su ve kan pıhtılarının oluşturduğu kombinasyonlara mı alışamayacaktım güldürme beni, ben olmak istemediğim şeylerin bütünüyüm, ben aynayı kırdım, ben bu evin hazin bir kölesi olarak yarı çıplak bekliyorum yatakta her gece, gece nedir sahi, çirkin değildim ama yaşamın kendisine de ait olduğum söylenemezdi bir yapı diyebilirdiniz bana ama yararsanız iri, porselen memelerin arasına gizlediğim çalar saatı, sökerseniz yüzeyi benim ne denli bir düzensizliği tecrube ettiğimi görebilirdiniz.

 

Aşık değildim, hayır aşık olamazdım, hayır ben sadece kendi duyularımın yarattığı bir sarkaçtım hayır sevemezdim hayır soluk alışverişlerim gül kokmazdı hayır yaşama dair bir iğrenti duyamazdım hayır yaşama istencini içimde yaşayamazdım hayır Murat’tan öte bir hayatım da yoktu hayır kızıl değildi saçlarım hayır mitolojik yaratıklara benzemiyordum ve beni bir minotaur becermeyecekti hayır göt deliğimden ‘altın nehirler’ süzülmezdi hayır tırnaklarımın ojesi henüz sönmemişti hayır ben özgür değildim hayır politik bir figür olmadığım için bana karşı ‘acıma duygusu’ geliştiremezdiniz hayır hiçbir şey yolunda gitmiyordu herşey olması gerektiği gibiydi Murat gidiyor Murat evine geliyor Murat yemek yiyor et yemeği üzerine patates ve sarmısak karışımı bir şey boşalttığım hayır murat yemeği sevmiyordu onun tek derdi beni yatak odasına gelip bir güzel sikmekti kirli ve sakallı arkadaşlarına anlatıyordu beni ben bu adamın iğrenç ve hazin bir yığını olmaktan öylesine iğreniyordum ki… cansız bir vazodan ne farkım vardı ki müze camekanlarına konmuş iğrenç bir Buddha heykeliydim sanki bazı şeyleri anımsatmaktan ötesine geçemeyen binlerce gözün, binlerce erkek gözün beni izlediğini biliyorum bilmiyor muyum sanıyorsun evet hepsinin farkındayım düşüncelere kapılıp gitmek ya da sigarasını yakmak benim gibi insanlara fazladır ne sigarası Murat ‘Kötü kokuyorsun’ dediği için bıraktım sigarayı sigarayı gözlerinde söndürmek istiyorum o orospu çocuğunun sürüngenim ben derim değişiyor kuyruğum kopuyor evrimin kayıp halkasıyım ve ötesi yok, ceviz ağcının tepesine çıkıyorum ve bulutları izliyorum gözlerim kapanıyor.

 

Bir eliptik yapının içerisine hapsedilmişti ya da konik ve o garip anlamsız şeyin içerisinden bağırıyordu Kraliçe A. Kendi kurduğu dünyasında süzülüyordu bir o yana bir bu yana kulları ise onu takip ediyordu, Kraliçe A’nın emirlerini yerine getirmekle meşgullerdi Kraliçe A.’yı doyuruyorlardı tabaklar gidip geliyordu et yemekleri, kocaman bir pasta, sebze ve diğer endüstri ürünleri, yapışkan yapılar elipsi yapının arkasına kanatlar takılmıştı ve Kraliçe A mutsuzdu ve mutsuzluğunun nedenini biliyordu ama kimseciklere söyleyemiyordu kendi kendini yiyen bir kabukluyu andırıyordu kendisi adeta öyle çirkindi ki kocaman kemikten bir burna sahipti, damarlı yaşlı elleri ve kolları vardı ve bu kolların uzandığı mesafe yaklaşık üç metre kadardı. Kraliçe A. Arzularını bağırıp duruyordu bağırtısı hiç kesilmeyecekti yarı çıplaktı köleler, gri paçavralar içinde, sarı dişler dizilmişti herbirinin ağzına. Kraliçe A.’nın habercisi ansızın çıkageldi onun giysileri biraz daha beyazdı haberi iletti: ‘Yaklaşıyoruz’ Kraliçe A. ‘nereye’ Haberci ‘Yerçekimine’ Kraliçe A ‘Şimdi mi söylüyorsun bunu’ Yapı yerçekimli yüzeyin ötesine geçemezdi, Kraliçe bunun farkındaydı sustu tahtına gömüldü köleler korkmuyordu haberci de demek öyle demek öyle ha? Hazırlanın diye bağırdı, yeryüzüne iniyoruz … kocaman bir ses ile vardılar kara toprağa, gürültünün dalgaları yayılıyordu kara bulutlar misali evet bir hüzünlü yönetim sistemi de böyle sonlanmıştı bütün yazarları mezarlara koydular, tabutlar bir bir geçiyordu gözlerimizin önünden ve evet bende oradaydım, Murat yoktu orada. Murat. Murat. Murat. VROOOM-DAN-DAN-DAN-VROOOM-DAN-DAN-DAN-VROOOM-DAN-DAN-Belgeleri büyük Çin Duvarlarına astılar. Yazarlar ölüdür burada hiç doğmamışlardır, Kraliçe’yi ise bir komür madeninin başına gömdüler ve böylece ….Astıkları tabelada şu yazıyordu

 

‘ÖLDÜ ÖLDÜ DÜNYA GERÇEKLERİ MİSALİ’

 

Uyandı. Gerçekten daha öte bir rüya görmüş gibiydi, Rüyasında murat yoktu kimsecikler yoktu, saatin takırtısını dinlemeye koyuldu, hava da epey soğumuş canım bence de öyle muratcığım, kalktı yatağına geri döndü yatağına balkona çıktı yanıp sönen ışıklara sövdü uzun uzun bu dünya benim cehennemim bu dünya bizlerin cehennemi bu görünmez ateşin kıvılcımlarında yanan bir ben miyim kollarımda mide bulandırıcı bir hissiyat yapışmıştı çıkmıyordu kaşıdı kollarını tırnaklarının arasına termitler birikiyordu acıyı sökmeye çalışıyordu. YOKYOKYOKYOK olmuyor. Çıkmıyor. Tırnak izleri sarmıştı sırtını, Muratçığım, seni hala seviyorum, seni hala sevmeye devam edeceğim, Muratçığım, Muratçığım, Muratçığım …

 

Kapı çaldı ansızın, kocaman bir kilise çanı misali, uğulduyordu, kapıyı bir yabancı açtı. Murat geldi hoşgeldi Murat geldi Murat benim babacığım. Murat canım, yüreğimden kopamayan parça kimseyi sevemezdim ki ben neler diyorsun sen baban seni çok severdi oyun oynuyoruz babamla şimdi odasına çağırdı annem öleli bir kaç ay kadar olmuştu babacığım yalnızdı babacığımın odası gül kokardı yatağa gül yaprakları atmıştı babacık bana bu oyunun esaslarını öğretiyordu özneyi ve onun dış dünya ile nasıl ilişkileneceğini keskin bakıyordu insan bakıyordu, bana, canım kızım efendim baba bu bağımızı güçlendireceğiz kocaman olacağız biz bu dünyanın ötesine geçeceğiz, yemeği henüz hazırlamadım ama, endişe etme, endişe etmedim, yorganları da değiştirmişti yorganların üzerinde çiçek baskıları karanfil ve duvara sakaldan bir resim asılmıştı havva diyordu ona havva kim babacığım o yıldızlara kaçmış kadındır diye yanıtladı sorumu yıldızlar nerde peki göğüs kafesimin içinde sızı ve acı ile taşıyorum onları artık babacığım yakıyorlar mı canını biraz ama alıştım sen varsın ya yanımda evet sen varsın yanımda senden sonrası diye adlandırılan kavramı yok edeceğiz evet babacığım babacığım gökkuşağını ne yaptın çiğnedim ağzımla alkışladım babamı baba ya gök yüzüne ne ettin sen, cigarama sardım, kar yağıyor babacağım, sakaldan resim benden daha canlıydı askerdi görevindeydi albaydı komutandı entelektüeldi belki de hiçkimseydi neden bu adam bana bakıyor bilmiyorum kızım yaratıyı tersine çevireceğiz yaratı nedir babacığım yaratı en kaba tabirle yapıdır yani inşaa ettiğimiz şeylerin bütünü öyle demek sakallı potrenin arkasında kırmızı bir ay resmi eklemişti babacığım kanıyor dünya kanıyordu balta ile öldürülmüştü kimdi bu resmin çizeri büyük Pablo Izquierda insanın vahşetini yansıtır o hep anladım babacığım evet törenimze başlayalım ilk sözle başlıyoruz ‘memento mori hominem esse’ dediğini tekrarladım romen geçitlerini açıldı kapılar açıldı kafam geriye yaslandı kendini bağımsız bir kısım gibiydi vücuttan titriyordum törenin sonunun gelmesini diliyordum içimden ama öte yandan da bu kutsal karnavalı bozamazdım aksi takdirde soğuk parmaklıkların arasına hapsedilecektim esir olmak kötü çok çok çok kötü istemezdiniz esir olmayı boyun eğiyordum sonuna kadar kurtuluşumu o sağlayacaktı sakallı resim de gittikçe saydamlaşıyordu bana ait olmayan hareketleri sergiliyordum ama herşey olması gerektiği gibiydi düzeni yıkıyorduk düzenimizi yıkarak kendi düzenimizi yaratıyoruz gülümse gülümsedim ağla ağladım yakar yakardım şarkı söyle söyledim biz kendi dünyamızı yaratmıştım yaratının tek eksiği bel kemiğinden bir Havva idi Havva’ya hamileydim en azından aklımda Havva da doğacaktı bir gün bilemiyorum acaba o gün geldiğinde babam beni terk edecek miydi asla dememişti ses etmemişti öyle öyle geçirmiştik günlerimizi bana anne demeye başlamıştı kaval Havva dünyaya gelecekti üç aylıkken konuşmayı öğrendi büyüdü yürüdü sevişti başkalarıyla okula gitti okulun koridorlarındaki misyoner yüzlü jönlerle birlikte oldu üniversite odalarında sonsuz merdivenli sevişti havvalar gelecekti dünyaya ve o taşıyıcı görevindeyi ve benim misyonum sonlanmıştı havvama el salladım bu onu son görüşüm olacaktı gidiyorsun demek gidiyorsun demek elveda havva sana elveda mücevver ağaçlı dünyada görüşmek üzere

 

‘ELVEDA’

 

Mutfakta bir şeyler hazırlıyordum ve bu hazırladığım şeye YEMEK deniyordu sanırım çatal bıçak ve ceset kombinasyonu Murat yemeği beğenmemişti yine.

-Sen ne berbat bir kadınsın dedi bana

Yanıt vermedim. Soğuk pizzayı hazırladım ona dondurucudaki. Yedi, homurtularla, bir domuz misali insana yakışmayacak bir sıfatla. Murat sigara kokuyordu telefonundan mesaj atıyordu birilerine ‘Kime’ diye sorduğumda ‘MELEK’E’ diyordu melek kutsaldı kanatlı falan filan ses etmedim ondan ötürü.

Önüne bir bardak su koydum. Bardağı iğrenç erkek elleriyle tutuyordu, kavrıyordu yaratıklara benziyordu o korku filmlerindeki. Sıvıyı boşalttı gırtlağından aşşa. Geyirdi.

-Hadi, gidelim.

Nereye gideceğiz.

-Odaya.

Odamıza demek istedin herhalde.

-Odama

Geliyorum bekle biraz.

-Peki ben odaya çıkıyorum.

Geleceğim birazdan.

-Çok oyalama beni.

Tamam dedik ya.

-İyi iyi dedi hırıltılarla ve hırıltısızlıkla.

 

 

Hazırlanmalı, hazırlanmalı törenimize, törenlerde neler olur, eşyalar tabii ki de keskin olmalı tekil olsa da olur edilgen ya da etken olsa da olur ama tören mutlaka bir obje ile gerçekleştirilmeli keskin olan daha yeğe tabi ki çekmeceleri karıştırdım üzerime bir önlük geçirdim önlüğün üzerinde ÖR-DEK resmi sarı önlüğümün yüzeyi beyaz fırfırları falan var aşağa çok sarkmıyor tam olması gerektiği gibi kara sütyenimi de gizlemiyor kolyem sarkıyor hipnoz aleti misali. Çekmeceleri karıştırdım obje orada bütün objeliğiyle kavradım sapından.

 

-HALA GELMEDİN Mİ.

 

Geldim hazırlanıyorum.

 

-Sevinirmiş gibi yaptı.

 

Oda dediğimiz o dört köşeli yapıya girdim ürktü zavallı bir törende ne yapılması gerektiğini bilmediğinden olsa gerek ki ona öğretecektim bildiğim şeyleri bilgi paylaşıldıkça güzelleşir havva bilgilerini paylaştığı için insanlaştı ve hayır meyveyi adem yedi cennetten o yüzden kovuldular bunu kanıtlayacak felsefi belgeler bile mevcuttur ama nereye saklamıştım onları bilinmez ben yazmıştım bu zevk dakikaların arasından başlığı hatırlasam hele…

 

-Manyak mısın sen.

 

Gülümsemeden sonrası yoktu bende.

 

-Törendeyiz işte.

 

Zıngırzıngırdıyordu zındıgrıdar arasında.

 

-Deli deli kocaman deli.

 

Kulaklarım ne yazık ki küpeli değil.

 

-Yaklaşma.

 

Yaklaşacağım yoksa karnaval nasıl gerçekleşir. Ben törenin şaireçisim.

 

-Dur.

 

Duramam neredeyse sonuna yaklaştık.

 

-Neyin sonu neyin sonu bu manyak orospu seni.

Ah sende de hiç tarih bilgisi yok.

 

-Manyak manyak manyak manyak manyak manyak manyak … diye sürüp gitti ifadesi ama ben ötesini yazmaya gereksinim duymadım.

 

‘İnsanlık Tarihi’ kitabının ilk cümlesiydi bu : ‘ Şeyler bir öznenin yıpratılmasıyla oluşur özellikle erkekler için. Erkekler için tek gerçek acıdır ve bu acıyı sıradan sızı duyumlarıyla ortaya çıkaramazsınız. Yapmanız gereken şey sivri bir şeyle o gerçekliği ortaya çıkarmaktır bunu yapmadığınız takdirde erkekler o güç mitine inanmaya devam eder. Bu durumu kimsenin isteyeceğini sanmıyorum. Tören düzenleyin ona. Dürtüklemeye bütün gücünüzle devam edin. Aitlik böylece olumlanabilir ancak. Siz dürtükleyin, onu herşey çok güzel olacak.’ Kitabın yazarı Alexander Milton’dır. Balkonda okumuştum kitabı kuşlar eşliğinde kuşlara okudum eseri onlar bile anladılar kaçtılar dürtemedim onu ama Muratçığım ben seni gerçekleştireceğim.

 

Murat’ın üzerine atıldım, obje yükseldi obje saplandı obje delikler oluşturdu kafese ah bakın yıldızlar çıkıyor deliklerden ve gökkuşağı süzülüyor ayaklarımıza evet bakın ben tacımı geçirdim başıma Murat’ın ağzından tükrük kabarcıkları oluşuyor. Kabarcıklar patladı, patladılar ah neden patladılar kitap patlatmaman gerektiğini söylüyordu onları üçüncü paragrafa göre Alexander Milton’ın: ‘Kabarcıklar daim kalmalı.’ Her neyse biraz kitabın dışına çıktıysak ne olmuş ki hem, Alexander Milton’ın yoruma açık bir yazar olduğu gerçek kabarcıklar derken bambaşka bir şey kastediyordu kuşlar öyle söylemişti bana en azından martılar. Martılara inanıyor ve güveniyordum ondan ötürü de bu kısmı başarıyla gerçekleştirdiğime inanıyorum. Büyük bir başarıydı bu. Kabarcıklar kabarcık kabarıyordu çarptığı kafatasında muratın bir noktaya odaklanmas gerekirken bu hareketliliğin bambaşka bir yerden fışkırması gerçekten de tuhaf ama neyse Alexander Milton’u iyi okuyup anlamak önemli sonuçta ve ben o sonuca gururla bakıyordum. Eserimin başındaydım ve yazdığım kalem bir kalem olmaktan öte hayvanların ne yazık ki boğazına takılan bir bıçaktı gri duvarlı mezbahalarda kalem tutamayan bir özneydim ben ve böylesine bir vahşete başvurmak benim için şiirsel bir zorunluluktu. John Elias’ın salyalar üzerine yazdığı şiir geldi aklıma onu okudum içimden ama bana deli demesinler diye :

 

Salyalar ah salyalar kutsal salyalar insanların arasındaki tek neo platonik simbiyoz bizi ayırma bunlardan ey tanrı salyalarımıza göm bizi biz meme olmaya geldik bu dünyaya’

Yaptığım buydu bu bağlanmayı sonsuzlaştırmıştım, son aşamaya gelmiştik artık salyalarımızı birleştirdik ve bir meşe ağcının kovuğuna gizlendik orada kimsecikler yoktu, delilik falan filan hep yok olmuştu sadece manzara kalmıştı ardımızda bizlerden oluşan.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: