Uyumanın/Uykunun Politikası: Bir Oluş Olarak Uyku Durumu Durumsalı

Uyuyan Güzel neden uykuya mahkum edilmiştir? Uyku gibi bir yazınsal aparatın işlevi nedir? Uyku ile düş/rüya/kabus ilişkisini bizler nasıl anlamalı, anlamlandırmalıyız? Bu anlamlandırmaların yaratacağı düşünsel ‘mücadele araçlarının’ politikasının bizlere sunacağı o gerçekliği hangi biçimlerde ele almalıyız? Uyku bir organsızlaşma çabasının parçası mıdır yoksa ölümü mü gösterir okura?

Bu metnin odaklanacağı, odaklanmaya çalışacağı sorunlar bunlardır. Uyku gibi basit ve temel bir kavramın politik gerçekliğini ortaya çıkarmak bizlere hem Gerçekliğin sızıntılarını ‘yansıtır’ hem de Gerçeğin ta kendisini. Gerçekliği bir bütünlük olarak kavrayamayacağımızın pekala farkındayız, ki biz hiç bir kavramı alana, heykele yahut çizgilere mahkum etmek istemiyoruz. Saçılmanın yarattığı özgürlüğü boyutsuz oluşa aktarabilmek, boyutsuzu mutlak dışarısı ile birlikte daha da boyutsuzlaştırmak ve iktidarın sunduğu bütün temsiliyetleri ayaklar altına almayı arzuluyoruz. Arzunun ‘kavramları yok eden bir akış’ (Arzu herhangi bir cinsiyete/cinsel yönelime özgü bir kavram değildir. Renksiz ve kokusuzdur. Ürünü olumlayan ve yaratandır) yahut ‘sosyal bedenin katalizörü’ olarak aktarmaya, özünü ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Arzu bütün herkese ve her şeye aittir. Arzu hem patlayıcıdır hem de patlayandır. Kendi kendisini, tam olarak en azından, imha edemez. İzler bırakır. Bu izlerin üzerinden yürüteceğimiz ‘heykelsiz politika’ ile birlikte uykunun güç ilişkileri içerisindeki konumunu anlamaya çalışacağız.

 

 

Uyuyan Güzel uykuya mahkum edilmiş bir karakterdir, yansımadır. Uykuyu hiç bir zaman arzulamamıştır Uyuyan Güzel. O, uykunun içerisine zorla sokuşturulmuş bir karakterdir. Parmağına batan iğne onu lanetlemiştir ve kendisi uyumak zorunda kalmıştır. Bu zorunda kalış aslında bizlere ‘iğnenin’ işlevini de göstermektedir. İğne burada fallustur, yani erkek egemen bütün zihinleti imleyen bir araç, alet ve silahtır. Bu uykuya neden olan aletin parmağa, daha doğrusu bütün bir bedene nüfuz etmiştir. Aslıda fallik sembolün, iğnenin saldırdığı beden, sosyal bedendir. Doğrudan bir bedene saldırı söz konusu değildir burada. Sosyal beden, Baba Olanın kurguladığı bir ‘araç’ tarafından saldırıya uğramış ve bu saldırının sonucunda da uykuya dalmıştır. Dalmak kavramı ile uykunun ilişkileniş biçimi de önemlidir burada. Baba Olanın ‘gerçekleşitrdiği’ saldırı Uyuyan Güzel’i yarılan, derinlerde uğuldanan bir mağraya zincirlemiştir. Dalmak ile uyku kavramı iç içe geçmiştir, hatta ayırt edilemez bir hale gelmiştir. Eşleşme ve aynılaşma söz konusudur burada. Dalmak kavramının anlamı, uyku ile birleşmiştir, iç içe geçmiştir. Kavramların kenetlenmesi, birleşme ulaşmalarının bir politika sonucu olduğunu düşünebiliriz. Bu iki kavramın Baba Olanın, sosyal beden üzerindeki ‘eksikler ilüzyonun sonucu’ olduğunu söyleyebiliriz. Dalmak bir uyku halinin bir yarı-görüntüsü haline gelmiştir. Uykuya dalan aslında Platoncu mağraya giren öznein sürecini, uzun uzun betimler. Uyuyan özne, uykunun karanlık hücresine girmiştir. Karanlık bir kıtanın yitik bir ‘vatandaşına’ dönüşmüştür, buzdağının altında gezinen bir böcekten farksızdır. Uyuyan Güzel’in başına gelen de budur. İğne mağraya sürükleyen cihazdır. Cihazın sürüklediği bir figürdür uyuyan güzel. Bir karakter olarak, üzücüdür ki, hiç bir zaman tam olarak potansiyeline ulaşamya özgürlüğüne kavuşamayacak bir ‘kürek mahkumudur’. Jean Valjean’dan bile daha talihsiz bir karakterdir kendisi. Jean Valjean sosyal bedeninin akışını bir zaferle birlikte gösterebilmiştir okuyucuya, izleyiciye. Uyuyan Güzel ise Baba Olan’ın avuçlarının içerisinde gezinen, yürüyen ve tükürmeye çalışan bir öznedir. Uyuyan Güzel tam olarak uyananabilmiş bir karakter bile değildir (Ki orjinal sounundaki durum çok daha vahim.). Hiç bir zaman uyanamamış bir mahkumdur kendisi o aslında. Gelen ve onu kurtaran da ‘fallik iktidara bağlı’ bir araçtır. İki aracın da zalim saldırısına uğramıştır Uyuyan Güzel. İlk araç onu uykuya sürüklemiştir. İkincisinde uykusu, doğrudan politik bir alana kaymıştır. Onu uykusundan uyandıran prens, hali hazırda durumu kötü olan, sosyal bedenini sembolik alana savurmuştur. Yani Uyuyan Güzel, uyansa bile metin içerisinde, aslında sonsuza kadar uyumaya devam etmiştir. Bir prensin yanında, her ne kadar metin ‘uyandığını’ ima etse de, sonuç olarak kendisi, kendiliğini gerçekleştirememiştir Uyuyan Güzel’in. Uyuyan Güzel ‘uykunun içerisine’ gömülmüş çürüyen bir cesettir, ceset-olandır. Uyuyan Güzel’in anlatısının içerisindeki roller belirgindir ve bu roller Uyuyan Güzel’e herhangi bir çıkış noktası, kaçış çizgisi sunmaz. Uyuyan Güzel bir özne olmaya zorlanmıştır, arzularını ötelemiştir. Bu ötelemeyi betimleyen de uykudur, uykusudur kendisinin.  Uyku, sosyal bedenini çevrelemiş bir duvardır, bileklerinde gezinen ve izler bırakan bir kara kelepçedir. Uyku onun için bir zehirdir.

 

 

Fakat ‘uykuyu’ sadece zehir akıtan bir şırınga olarak görmemeliyiz. Uyuyan Güzel’in sosyal bedeninde gezinen o garip, pembe sıvı, zehirdir. Fakat ‘uykuyu’ mahkum eden yahut iktidar kurcu olarak düşünmemeliyiz. Farmakon gibi uyku kavramının da iki anlamı vardır. Farmakon hem zehirdir hem de panzehir. Uyku, Uyuyan Güzel için bir zehirdir, öldürücüdür. Uyuyan Güzel’in ölümünü, toplumsal intiharını betimleyen, yukarıda da belirttiğimiz gibi, uykudur. Fakat uykuyu, herhangi bir yazar, kaçış çizigisi olarak ta kullanabilir. Bir metni hayal edelim. Bu metnin karakterinin bir yaşama biçimine, sembolik düzene mahkum olduğunu getirelim gözümüzün önüne. Bu metnin çizgilerine mahkum olmuş biri kendisini, çoğu zaman, iş hayatının içerisinde özgürleştiremez. Belli bir konumda, durumda yahut oluşta kendisinin inşa ettiği kendiliği, sosyal bedeninin potansiyelini yansıtabilir. Uykuyu, farmakonu yani, yazar(ölecektir ki kendisi sonra) özgürleştirici bir alet olarak kullanabilir. Uyuyan karakterin biz zihnine ulaşabilir, onun dünyasının karmaşalarını görebiliriz. Yani böylesine ‘modern’ yahut ‘modernite sonrası’ durumda uyku bir tür panzehirdir. Fakat bu panzehir tam olarak acıyı dindirmez. Karakteri sonsuz bir akışa, harekete zorlar. Böylesine bir metnin içerisindeki karakter uykuyla birlikte uyanır aslında. Hareketleri çoğalır, kendisine yönlendirilen sembolik şiddetin enerjisi de artar. Yani uyku, yukarıdaki gibi bir metnin içerisinde, dirilten, kımıldattıran, sürükleyendir. Şiddete uyku ile birlikte yakınlaşmıştır uyku ile birlikte karakter. Böylesine bir uykuyu, elbette ki klasik metinlerin içerisinde göremeyiz. Kafka’nın ürünlerinde bu tarz uyku hakimdir. Bizler ‘’Gregor Samsa gerçekten böceğe mi dönüştü acaba?’’ demeyiz onun eserlerini okurken. Okuyucular olarak, bizler, aslında Kafka’nın yarattığı bir uykunun içerisinde canlanırız, kımıldarız. Uyku onun ürünlerinde bir türlü, pahzehirdir, patlamalar oluşlaştıran. Klasik metinlerdeyse uyku işin sonlanışıdır, ölümdür. Uyuyan Güzel’in mahkumiyetidir. Fakat Kafka’nın metinlerindeki uyku parçalayandır, kırıkların arasına sızandır, aktifleştirendir. Yani bizler o zaman şunu söyleyebiliriz:

 

 

‘’Uyku, hem uyanık olmayı hem de uykuyu içerisinde barındıran bir kavramdır, gerçekliktir, oluştur’’.

 

 

Uyku’nun metin içerisinde iki farklı işleve sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan biri alan açmaktır. Uyku ile birlikte yazar kurgunun çizgiselliğinin dışına çıkabilir, metnin kendi rasyonalitesini yıkabilir, cümlelerin ötesine rahatlıkla varabilir, özgün sembollerini üretebilir, ürünlerinin ürünlerini üretebilir. Yazar bir metni oluştururken rasyonalite oluşturmak zorunda bırakılır genelde. Bir olaylar silsilesi sunması beklenir ondan. Olaya, olayın akışına zincirlenir. X karakteri şunu gerçekleştirdi, sonra da çay içti demesi beklenir. Yazar, sosyal bedenlerin kurduğu bir bedendir. Hele ki okunmak gibi bir kaygı yaşıyorsa. Böylesine bir hegemonya içerisinde boğulan klasik çizgideki yazar ne yapar? Uyku denen yazınsal aparata başvurur. Uyuyan karakteriyle birlikte kendisini bize, bir yarı-ölü (belki de zombi), olarak aktarır bizlere. Uyku aparatı yazarınkine dönüşür, kısacası.

 

 

Uykunun bir diğer işlevi ise ölümü belirsizleştirmektir. Karakterinin ölüp ölmediğini belirsizleştirmek isteyen yazar uykuya başvurur. Uyku her ne kadar bir ölümün simülasyonu, göstereni olsa bile tam olarak ölümü göstermez bizlere. Bir ceset sunmaktansa yazar bizlere ‘uyuyanı’ gösterir. Bizler onun tam olarak yaşayıp yaşamadığını, hangi sembolizm içerisinde kımıldamaya çalıştığını-mutlak olarak en azından-kavrayamayız. Yani yazar yahut eser-oluşlaştıran herhangi bir şey (kimse/nesne/hayvan) uykuyu çizgileri silikleştirmek için kullanabilir.  Bu belirsizliğin kalbinde yatan şey ‘izeyicileri’ yahut ‘okurları’ tatmin etmek olabilir. Örnek vermek gerekirse:

 

 

‘’Bir yazar, yarattığı karaktere duyulan yoğun ilgiden ötürü karakterini öldüremez. Bu durumda ne yapar peki? Karakterin uykuya daldığını söyler. Yani böylece yazar okuruna ‘ölmemiş de olabilir o aslında’ mesajını aktarır. Bu mesajın altında yatan sebebi, okur tam olarak anlayamaz, anlamlandıramaz’’

 

 

Uykunun politik bir şekilde ele alındığını düşünebiliriz. Bu ele alışın yahut kavrayışın politik durumunu tespit etmek hem özneyi özneleştirmekten kurtartır hem de sosyal bedenin akışının, büyük bir coşku ile oluşlaştığını gösterir bizlere. Bir tapınağın içerisinde uyuyan bir insan uykuyu ölümle eşleştirir. Ölüme hazırlanış söz konusudur burada. Tapınakta yaşamak zorunda kalan insan Real’a yaklaşmakla görevlidir çünkü. Burada Real ile birlikte biz o kavranamayacak gerçeklikten söz ediyoruz elbette. Tapınaklardaki bu uyuma eylemi, Real’a yaklaşma amacını taşır. Bir yakınlaşma, birikme, içine dahil olma söz konusudur burada. Bu yakınlaşmanın bir tepede olana, asıl temsil edilene ulaşma arzusudur. Arzu bu insanların arzularının bir tür ilüzyonunu oluşturur ve bir tepede olanın varlığını olumlamaya çalışır. Uyku ve düzen ilişkisi buradan gelmektedir. Düzenin içerisinde yoğrulmaya çalışan birey uykuyla birlikte ölür. Fakat kaçış çizgilerinin damarlarına girmek isteyenin durumu çok farklıdır. Bu farkın temelinde yatan unsur ise ‘isteyen’ kendisini uyku ile birlikte bir canlanışa dahil eder. Uyuyan kişi, isteyen yani, uykuyla birlikte aslında söyleyemeyeceği şeyleri aktarır bazı kimselere. Uyku onun için bir uyanıştır. İsteyenden bağımsız olarak.

 

 

Sonuç olarak uyku kavramı da diğer bütün kavramlar gibi politiktir. Mikro politiktir. Doğrudan etkisi yoktur, kendisini dolaylandırır ve bir yaşayış biçimine dönüştür. Uyuyan Güzel’in uykusunun bir mahkumiyet olduğunu ama uyuyan bir Kafka’nın yarattığı ürün tasarısının ise ‘uyku içinde uyandırmaya çalışan’ bir konsept olduğunu gözlemleyebiliriz. Herhangi bir mutlakiyet içermez bu kavram elbette fakat şu da bir gerçektir ki, uyku bir politika üretir ve bu üretim son derece sinsidir. Konumlanması, anlamlanması bireyin yaklaşıma göre değişir. Bundan ötürü bizler Uyuyan Güzel’i uykusundan uyandırmalıyız. Ama öte yandan da Kafka’nın uykusunu sonsuzlaştırmalıyız, genişletmeliyiz. Uykunun kimi zehirleyip kimi özgürleştirdiği ancak bu şekilde tam olarak gözlemleyebiliriz. Düşüncemi, Baudelaire’in şiiriyle sonlandırıyorum:

 

 

‘’ hem bıçağım hem de yara!
hem yanağım hem de tokat!
hem kurbanım hem de cellat!
ezen ve ezilen çarkta!’’

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: