Üzülmek

Çizim: Merve ULUTAŞ

 

 

Okurken dinlemelik:  https://www.youtube.com/watch?v=QCyMJOSttg0

 

Ağlama beni de ağlatacaksın. Öyle ki, sen ağlarsan bende ağlarım. Durmadan. Yağmur yağdığında, bulutun arkasında ki güneşe durdurulana kadar el sallar gibi hareket eden silecekler gibi. Gözlerimizin yaşını, az önce hiç ağlamamış gibi siliyoruz. Az önce ağladığımız için dalga geçer gibi gülerek. Ne çirkiniz ama. Ben bir erkek olarak ağlarken, senin akmış rimelin. Şimdi boğulan bir adamın ciğerine dolan nefes gibi sessizlik geliyor ardından.

– Aç mısın? Hadi bir şeyler yiyelim, sonra kahve içmeye götüreyim seni.

+ Olur.

Böyle böyle derken sen gittiğin evinde düşünmeye başlıyorsun aynı şeyi. Kızıyorsun belki de kendine, ben sana mantıklı bir açıklama yapabilmişsem eğer. İşte bu üzülmenin kaba tabirle anatomisi.

 

Oturduğum sokakta cumartesi pazarı kurulurdu. İnsan cumartesi pazarına üzülebilir mi sence.  Önce akşam çöküyor gündüzün eteğinin ucuna. Yavaştan söküyor yirmi dörtlük dilimden gündüzü. Bir yobaz gibi tükürüyor evrenin ortasına. Sonra ben çıkıyorum evden, meyve ve  sebzelerin öpüştüğü kaldırımlar, kaldırım fiziksel olarak olduğu gibi her alanda sert. Öyle ki, patlamış, içi çıkmış meyve ve sebzelerin ortalığa, uç bucak evrenlerden keşfe gelmiş gibi poşetler. Mahalle başına geldikçe kalabalığın arttığını fark ediyorum, tahtalarını toplayıp, gece kurt inecekmiş edasıyla kaçan pazarcılar, karışıklık. Durduk yere bende telaşlanıyorum. Ne oluyorsa bana durduk yere. Ayağımla ölü bir meyvenin bedenine bastım az önce. Öyle üzülüyorum ki bir meteor gibi düştüm mahallenin kenarına. Bir kadın belli ki dönüyor işten. Sen bir kadının şişmiş ayaklarının, hiç ortopedik ayakkabılarda eve para biriktirmek adına yürümesi ne demek bilir misin bilmem. Ama o kadın rotasını uzatarak pazar sonuna girmiş şimdi. En az ölmüş olanlardan meyve ve sebzeleri topluyor. Onları koyduğu ise bir eczane çantası. Ki eczane çantaları aynı zamanda el işi çantasıdır. İşte o çantada ki tığla sök al kalbimi iliştir ölüm motifine ne olur…  usulca gidemedim kadının yanına yardım için. Gidemedim çünkü kadın o anda okunan akşam ezanını duyunca namazı kaçıracağına üzülecek kadar iyiydi. Bir kez daha yaz saatine öylesine kızdım. Duysa müezzin de utanırdı birini üzdüğüne.

 

Üzülürken ne ara üç mahalle geçtiğimi bilmiyorum. İçimde, liseye gitmek için otobüsten indiğim ve yürüdüğüm yolda ki hatta sabah uyandığımda şehrin içime dolan soğuğu var. Ne zaman üzülsem böyle oluyor. Bir babanın cüzdanında kalan son liraları evladına düşünmeden uzatmış gibi bir merhametle dolmak öyle güzel ki. Ancak verip, pişman olup ardından lafı sokanları yakından bilirim.

 

Yolda iki kibrit bulup, nasırlaşmış tarafından yakıyorum kalbimin. Ellerimi yakmadan bu üzüntüyü bir gazete parçası ile tutuşturuyorum. Bir sobayı nasıl tüttürmezsin bilirim zaten ben. Güzelce içimdeki ormanları yakmayacak şekilde yakıyorum işte hepsini.

 

İşte tüm bunların ardından, tek başına dünyada lale yetiştiren tek devlet Osmanlı gibi mimiklerinden sıyrılıyorum aptalların. Demli bir çay söylüyorum, tatlı yüzünden bir parça ile şeker kullanmıyorum. Tuzlu, küçük parçaları seversin sen çayın yanında. Kahve söyledin üstelik. Ben olur da çay söylersin diye çay tabağından masaya doğru taşıyorum onu. Üstelik ne isabet, bir hedef vuruyor olsak olimpiyat rekoru kırardık. Çay söylüyorsun ardından. Sen hiç anlamadan gülüyorum masanın sivri uçlarına. Dışarıda çocukların bisikletlerine taktıkları, okul servislerinin geri viteste ilerlediği anda çıkardığı sese benzer sesi çıkaran aletlerinin sesleri ile bir şeyler anlatıyorum hevesle sana. Ben az önce üzüntümü sana bulaştırmamak adına yaktım.. İs kokusundan şikayetçisin.  Bir fidan dikmişliğin yokken başıma konudan konuya atlayıp orman mühendisi kesilmen. İşte bu durum, içimde dünyanın en güçlü iplikleriyle sana bağlanışımı kesebilir. Kınına iliştir, kalemden keskin kılıcını. Rica ederim!

 

Şey, üzülmek demişken. Sen, aramıza severken sineklik taktırmışsın. Gözümdeki perdeler aralandığında fark ettim. İçeri yaz sıcağında sivri sinekler ve ben giremedim. Günün en anlamsız vakti gelen bahis sitesi reklam kısa mesajları gibi bir önemimin olduğunu, hiç okuma yapmadığın halde okurken gözlerim yoruluyor ondan takıyorum gözlük dediğin yalanın yanında beni bir zamanlar sevdiğini, en azından sevmeye çalıştığını söylediğinde anladım. Üstelik bunu üçüncü tekilin ağzından duydum. Beni sevmeyi aksiyon filmlerinde bir silahın düzeneğini neredeyse utanmasa atomuna kadar on beş saniyede ayıran adamlar hızında bırakmışsın. Bu, gerçeklerden kentlere hiç keşfedilmemiş amazon kabileleri kadar uzak olduğunu gösterir. Sen yalan pusulasının her daim kuzeyi gibisin. Şimdi düz sayfa olarak sen, ben çizgili bir adam olarak çıkmışken arkandan. Yamuk yazılan bir el yazısı gibisin. Gönlümde tetiklenen üzülmeler, hırsız olarak girdiğin hislerimde bıraktığın parmak izlerin.  Bense bir daha sevmemek için sinekliklerimin üstüne panjur taktırdım…

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: