Varlığa Zırvalar

Hiçliği uluyorum dostlar; çünkü hayatın içindeki, sonu tek bir sonuca varan; doğaya aykırı bu anlamlar anlamsızlığına katlanamıyorum. İnsanların bu sefilliği anlamlandırma çabasından, bu sığ ve yavan anlam dünyasının bir zaman sonra alacağı düş kırıklıklarından, bunların edimselliğinden veya o anlama eriştikten sonra ki bir başka tatminkarsızlık zincirine, yahut tamamlandıklarını sanıp o çehrelerinden rahatça okunan egolarından tiksiniyorum. Acının, insanı dirayetli, tecrübenin bizleri temkinli, daha rasyonel hale getirip; ukala birer hergeleye çevirmesini izlemek, lirizmle yazılan şiirlerin naiflik kisvesi altında ki süslü maskelerinden ve güzel günlerin geleceğinin ahmakça umuduna sığınmayı reddediyorum.
Nerede o sonsuzluğa gebe dizeler, nerede İsidore’un Lautreamont’a dönüşü, Dante’nin yerin yedi katına indiği cehennemi, kaosun prensi Caraco’nun öfkesinin altında ki merhameti… Taşıyamıyorum benden ayrı nefes alan organlarımı, tekliğe varan yolların yarığını, ideolojinin faşizmini. Evrenin en büyük hilesini yani hakikat yokluğunun öcünü O‘ndan nasıl alacağız? Beni bu anlamsızlığa katlandıracak gaye-ler nedir? Yalnızlıklık korkumuzu gidermek için yığınlara yaptığımız uyumluluk zırvaları ve bireyin kendi ilkel menfaat salgıları mı? Daha seçkin, başka kelimeler mi devşirmeli veya Us’a meyilli kuramlar mı evrimleştirecek mevcudiyetimizi?
Oysa o söylemlerin bazılarını; hayatın kalp odacıklarını, Ben’e dahil herkese kapatıp, açılan pencerenin yalnız kendimi daha zayıflatacak olan acılar olduğunu duyumsuyorum. Yalnız ardımdakileri hüsrana uğratacağım diye çekiniyorum, üstelik varlığım bir görüntüden ibaret, Gregor Samsa‘nın kabuğunu bile saramazken, ardımdakilerin o mutlu olmaya çabaladıkları yaşamları, kıçlarını umutlu heveslerle soldurup, anlık yaşamlarını üstün çabalarla elde edeceğine inandığı, sahte mutlu hedeflerinin aksine, ben de sözde bir derin düşünce kumkuması hatta bir artıkken, hatta onların nesnesi, içi boş bir kavramdan ibaretken, bu şehvetli yoldan kendimi azade ediyorum. Sanırım korkunun ufkudur, kanımın kaynadığı bu arzunun önüne geçen. Yaşıyorum ama sevimsiz bir şaka gibi. Boşlukta hissetmeden, üstelik bazı bazı üretebilirken, bağlantı noktalarımı çoklaştırırken ve sevişebilirken bunların sevince dönüşemediği, bir kaçış çizgisi yaratamadığı ve deliliğimin beni uslandırmadığı bir istençle yaşıyorum. Hiç samimiyet olmadan, -benim için bir anlamı olmasa da – onlar için aslında bir hiçken, lakin önemliymişimiz gibi hissettirmelerinden, bu şekilde nezaket göstermelerinden tiksiniyorum! Onlar yalnız menfaatleri kadarken, yalnızlığımız bile bizden gizlenmekteyken, hadi tüm bunları ardımızda bırakıp da kendi omuzlarımıza tırmanarak yükselmeliyiz dediğimizde bile kollarımızın bile ne denli çelimsiz olduğunu fark etmenin bilincinine varıp, bu seçenekten yine çekiniyoruz sanki. Korkuyu peyda eden umutsuzluk mu, beni kendime götürecek yolu bulmamı sağlayacak? Düşmek değil, hayır! Bilincine varıyorum umutsuzluğun. Varsın bu en dibe düşmek olsun! Yüksekteyizdir biz o tepedekilerden. Ve bir başkası değil, özü andırmıyor hiçbir insani olgu, hiçbir niyet! Ve dostlarım, diyelim ki bedenim son nefesini verme şerefine eriyor: Kısa bir zaman için saatin akrebi, görünürde hep zararsızken işte o ölüm vakti sizlere benim kalıntımın son yaratımını hatırlatıyor. Zehrin akıp yelkovanı sarstığı o vakitler de, herkes için bir an önemli olabiliyoruz. Bu kısa an, kısa bir süreliğine geleceğin ve geçmişin örüntüsünü bir takım olumsuzluklarla titretebiliyor… Biraz hüzün, ve onların sırf duymaları ‘gerektiği’ için çekeceği ilkel acıların ve ağıtların ardında aslında ne denli zavallı olduğumuzu düşündükleri, hayatlarına daha da sarılıp, hallerine şükrederek farketmeksizin daha da anlamsızlaşmaya çabaladıklarını görmüyor muyuz? Sonra zamanla hafızalarında birer silik anı oluveriyoruz. Çünkü gelişimiz bir ”şey” katmadı bu dünyaya gidişimizle de eksilmeyecekti. Var olmamak belki, tahrip olmamaktı dostlarım, kirlenmemek, kusursuzluktu! Düşleyin o doğumdan önceki hiçliği ve ondan bahsedebilen zavallı aydınlanan bilinci! Biz geçmişte var olamayız sözde dostlarım, gelecekse bir tasarı ve şimdiyse var olamayışımın bir bulantısı. Akıntının durdurulamaz döngüsü içerisinde ki bir paradoks… Bu hüzünlü ölüm anının örüntüde ki (anlık) uhrevi titremenin, ve çürümüş bedenin yanı sıra, onlara miras bıraktığım saf acının tortusu; aslında kalan şey’in vicdanlarının tatmini için gerekli başka bir ”şey” olmadığını da biliyorum. Onların ilkel lakin insani adını verdikleri duygularını harekete geçirip, bu devinimi kör vicdanlarına hatırlatacak bir araç sadece. Yine ”kendileri” yani, hep kendileri, en özgecil karakterlerin bile menfaatini gördüğüm koca bir saçmalık bu yaşam dedikleri. Kusursuzluğumu düşlüyorum? Hayır. Size anlatılan idealize bir düş istemi veya bir birey olamayanın serzenişinin tohumları değil bu bende çürükçe yeşeren.
Felsefenin en önemli sorusu: İnsan nedir? Ona güvenebilir miyiz? Sorusu olsaydı eğer. Sizce de bir cevabınız olmaz mıydı? Bu cevapla beraber öfkemin Sisifos’un kayasını parçalayacağı bir istençle diliyorum nihayeti, toplumun patlama noktasına getirdiği bu zihni. Kusursuzluğa belki ancak böyle adım atılabilir. Biliyor musunuz üstelik ben onlardan da aşağılıkken yinede nihayete adım atamıyorum. Çünkü şu tespitler çok net gözükse de dimağıma, hatta bazıları çok beylik de olsa; kesinliğin ‘şüpheye'(düşünmeye) aykırı bir olgu olduğunu fark edip bu zırvalığa biraz daha devam edebiliyorum.
Yalnız akış var beni devindiren, beni yolcu yapan bu dikenli yol üstünde. Bir tanım yok adımın altında, bu adın altında yatan gerçeğin peşindeyim lakin bulunacak ve tamamlanacak bir şey değil bu; beni ben yapan doğrular ve gerçek diyemeyeceğim gerçekler...

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: