YARALISIN ROMANI ÇERÇEVESİNDE DÜŞÜNMEK

 

 

‘‘Yarının gerçek edebiyatı bugünün mahpushanelerinden çıkacak, göreceksin.’’

30.06.1971 tarihli bu söz; 1 numaralı Mamak Askeri Cezaevi’nde Deniz Gezmiş’in Erdal Öz’e çay ocağı taburesinde tuttuğu bir gelecek aynası, ezilen fakat yaşam için direnen bir papatya ve şüphesiz gizlere sığmayan kocaman bir acı.

12 Mart 1971 günü saat 13.00 ‘de TRT radyosunda şu cümleler akis buldu:
‘’Parlamento ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasasının öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür. Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetleri’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir. Bu husus süratle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize.’’

Parlamento kapatılmamış, partilerin çalışılması engellenmemiş, yöneticiler tutuklanmamış ve hükümet idaresine fiilen el konulmamış olmasına rağmen yapılan apaçık bir darbe idi. Bunu o gün görenlerin yanı sıra, bugünden o günlere bakanlar olarak çok net görmekteyiz.

“Silahların kontrolü kimdeyse, iktidar ondadır.” düsturu 1971 senesinde bu topraklarda yeniden kanıtlandı.

Nihat Erim’in başkanlığında partiler üstü bir hükümet kuruldu. Sonrasında Nihat Erim’in katili olduğu gerekçesiyle bir üniversite öğrencisi asıldı. Akabinde gerçek suçlu bulunduğunda “pardon, yanlış olmuş” tavrı sergilendi.
Batman’da üç bin köylü kent meydanında bir araya gelerek ’’açız’’ diye haykırdı. Jandarmaların zor kullanmalarına karşın köy sakinleri alanı terk etmedi, çünkü o insanlar gerçekten açtı!

-Bir saniye bırakın şu yazıyı ve düşünün, ne zaman açım diye meydanlara koşarsınız? Ne vakit avaz avaz bağırırsınız, ne vakit ağlaya ağlaya öfke kusarsınız?-

Çalışma alanlarında yapılan grevler yaygınlaştı, toplu iş sözleşmeleri uzlaşma aracı olarak önemini yitirmeye başladı. 1966 yılında 54 işçinin, işlerine, haklı neden gösterilmeksizin son verilmesi üzerine Çorum’dan Ankara’ya oradan da İstanbul’a yalın ayak yürümesi 1971 yılının işçilerine inanç verdi.

Olaylar böylesine tırmanırken usulsüz tutuklamalar ve ispatsız suç isnatları birçok şair, yazar ve düşünür gibi Erdal Öz’ü de bulur. Hayatının 8 ayını hapishanede geçirir. O döneme bütün sıcaklığıyla tanık edenlerin başında gelir Erdal Öz. İçeri ve dışarı ayırımında hayat ipi görevini üstlenmekten kat’a çekinmemiş, Murat Belge’nin deyimiyle, birincileri ikincilere anlatmıştır. “içerdekiler” hapse giren devrimcilerse “dışarıdakiler” de kamuoyu olur. Romancılarsa, birincileri, ikincilere anlatmakla yükümlü olur.

Romanın temel mahareti hayat yapıcı değil, hayat yıkıcı olmasıdır. Kitap kapağını açtığında okur, yazarıyla bir anlaşma içerisine girer. Ve der ki: tüm bunlar bir kurmaca fakat ben her şeyi alaşağı etmek üzere buna sonuna kadar inanıyorum.

Erdal Öz’ün ‘’Yaralısın’’ romanında bu anlaşma yoktur. Çünkü bu roman gerçeğin ta kendisidir. Kitap kapağını açtığında okur, o satırlarının gerçekliği karşısında boğazından hiç yutamayacağı yumrunun ilk düğümünü atar.

Roman, eve yapılan baskının anlatımıyla başlamaktadır. Karakterimizin ismi yoktur, muğlaktır. Çünkü o aslında herkestir. Sabah gün aydınıyla gülümsediğimiz büfeci Cuma Amca, Kadıköy otobüsünde karşılaştığımız saçları ensesinde toplu, gözleri dalgın, ciddiyet timsali teyze, sigarasından başka ahbabı olmayan aile dostu… Herkes!

Kitabın ilk bölümünde eve yapılan baskından bahsederken şöyle anlatmaktadır: “İçerleri karıştıranlardan biri, kucağında bir sürü kitapla çıktı geldi, elindekileri yere döktü. Genzine yine o is kokusu, yanık kâğıt kokusu doldu. Yangından kurtulmuş sözcükler gizlendikleri köşeden fırlayıp ortaya çıkıyor, üç gün önce işlediğin büyük günahı odadakilerin yüzlerine karşı haykırıyorlardı.”  Kitaplar bir suç aleti gibi görülür, birçoğu yakılmış olsa da –kelimeler kahramanın yakasını bırakmaz- elde kalanlar sebebiyle kahramanımız siyasi suçlu olarak gözaltına alınır. Böylece çatışmanın lokomotifi olma unsurunu göğüsleyen işkence okura merhaba der.

Cezaevinde kahramanımız, bağlantılarını çözmek adına yetkililer tarafından türlü işkencelere maruz kalır. Vücudunun türlü uzuvlarına elektrik verilir, falakaya yatırılır. “Parça parça olan etlerini” , “parçalanmış çorabı” zanneder. Kahramanımız tanınmayacak hale gelene ve kendinden geçene değin bu işkenceler tükenmeden devam eder. Hatta işkenceyi büyük bir gayr-ı şuurilikle gerçekleştiren yetkililer, tutukluların gözlerini diğer tutuklulara yaptıkları işkenceler ile korkuturlar. Kitapta konu ile alakalı şöyle bir kısım vardır: ‘’Diğer bir tutuklu odaya getirilir, genç bir çocuktur. Çocuk kahramanımıza: konuş abi bak benim ayaklarım 36 numara idi şimdi 47 numaraya sığmıyor’’ der. Dedirtirler.

İşkence sahneleri kitapta an be an anlatılır. Erdal Öz tatbik ettiği her sızıyı karşıya iletecek incelikte dokumuştur kelimeleri. İşkence tüm gerçekliğiyle kan dondururken, dikkat çeken çok başka bir durum vardır ki, zannımca kamuoyu duruşunun tenkididir. Sahne şöyledir: İşkencelerin yapıldığı odaya kara başörtülü, temizlikçi bir kadın girer. Hiçbir şey yokmuşçasına etrafa saçılan kanları temizler ve hiçbir tepki vermeden odadan çıkar. Kahramanımız, ‘’anacağım’’ diye seslense de, ‘’böylesine tepkisiz olamaz’’ naralarıyla şaşırsa da bir aksülamel uyandırmayı başaramaz.

Bu dönemde ve sonrasında cezaevinde bulunan suçlular için adil bir yargılama sistemi de oluşturulmamıştır. Öyle olmasını isteyen dikta ne isterse o şekilde olmuştur. Tutuklular konuşturulmamış, onların ağızlarından kendileri hüküm vermişlerdir. Zaten diktanın cezaevinin başına getirdiği uygulayıcı mekanizma kendi dünyasını kurmakta net bir başarı elde etmiş, zulüm dolu dünyalarının başarı merdivenlerini hızla tırmanmışlardır. Foucault’nun egemen kavramı yeni özneleriyle burada hayat bulur. Yetkililerin mahkûmlara ‘’Allah düşürmesin bir kere; ama düşürdü mü Allah da karışamaz, biz karışırız. Anlıyor musun ne demek istediğimi?’’ şeklinde bağırmasını anlatan cümle, bahsi geçen egemen kavramının şekillenmesinde sanıyorum ki yeterli olacaktır.

Kahramanımız, bulunduğu koğuşta tek siyasi suçludur. Diğer tutuklulara Nuri denmektedir. Nuriler özgür olmayan, kapana kısılmış kişilerdir. Medeniyet kavramından uzaklaştırılmış ve dolayısıyla onun getirdiği yükümlülükleri öğrenilmiş çaresizlikle üzerinden atmış, gökten nefes ummak ve ayağını toprağa basmak gibi temel dünyevi beklentilerden dahi yoksun, koğuş koşullarında tekdüze insanlardır. Aslında bakıldığında hepsinin bambaşka hayatları, bambaşka yaşamları, bambaşka acıları ve bambaşka sevdaları, mutlulukları vardır. Orada hayatlarından parçaları, belki de tümünü birbirleri ile paylaşıp bir komün dayanışma oluşturmaya çalışsalar da dikta ve uygulayıcıları onları bu tek düzeliğe itmeyi başarır.

Nuriler kahramanımızın siyasi suçlu olduğunu keşfettikten sonra siyasi-politik konu ve fraksiyon/cenahlara dair fikir beyan etmeye, eleştirilerde bulunmaya başlarlar. Kahramanımız ve Nuri arasında şöyle bir diyalog geçer: ‘’Bakma, bizler eziğizdir size karşı. Bu yüzden de pek suyumuz ısınmaz size. Siz de öylesinizdir ya. Burnunuzdan kıl aldırmazsınız. Çalımınızdan yakınınıza yaklaşılmaz. Ondan sonra da bizim adımıza bizsiz kavgalara girişirsiniz. Olmaz öyle şey. Bir kere buna hem hakkınız yok, hem de bizsiz yenik düşersiniz. Asıl güç bizde. Bak bu koğuşta altmış sekiz kişiyiz. Seni çıkarırsak altmış yedi. Yani altmış yedi Nuri, bir de sen. ‘’

Nuri’nin kahramanımıza söylemek istediği temel husus, entelektüel üst bakış problemi olarak hala günümüzde de devam etmektedir. Öğrenmeyi, bilmeyi bir koltuk kabartma aracı, ezici güç mekanizması ya da söylem sakınmama sebebi sayan zihniyet bütünleşememişliğin en büyük zanlılarındandır.

Erdal Öz’ün ‘’Yaralısın’’ romanı gibi edebiyatımızda darbe dönemini, yaşananları anlatan bir dizi roman vardır. ‘’Yaralısın’’ ikinci tekil kişi anlatımıyla, sözcük dokusu ve bölümlerin bir Nurilerle, bir işkence odasında geçmesiyle okuyucuyu saran ve okurun nefesini kursağında bırakan bir romandır.

Zamanın güçlüleri işkence odasında yaşananların gizli kalacağını, söyledikleri yalan mumları ateşinin ebediyete kadar yanacağını sandılar. Hafızanın ve kalemin gücünü hesaba katmadılar. Sanat, bugün susturulsa dahi yarın elbet konuşmaya devam edecektir.

Türkiye’nin darbeler tarihi boyunca işkenceye maruz kalarak hayatını kaybeden insanlar sadece bir insan değil, anne, baba, çocuk, dost, âşık, sevgili ve daha nicesiydi. Öldürülen onca insan ile nice evin, nice aşkın da ışığı soldu. Şans eseri hayatta kalanların ise sonraki hayatları, önlerindeki 30-40 senesi heba oldu. Birçoğu hayatını yatağa, tekerlekli sandalyeye bağlı yaşadı. Bir kısmı ölümcül hastalıklara yakalandı. Can mücadelesine yeniden başladı, kazanamadı. Tüm bunlar yaşanırken kimse bunların üzerine gitmedi, aksine örttü üzerini. ‘’şşş!’’ denildi, ‘’geçti’’. Geçti!

Bunları insanlara yapmaya, bu hayatı yaşatmaya kimin, ne hakkı vardı? Bunun cevabını bilen var mı? Bulanınız ya da bileniniz olursa lütfen anlatsın, başta bana.

Artık bunların konuşulmaya ihtiyacı var çünkü. Edebiyat bağırıyor, okur kulağını mı tıkayacak?

Processed with VSCO with m3 preset

Ünlü üşenir, ünsüz düşünür, az biraz da yazar. Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisi.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: