Zweig’ın Marie Antoinette’i Üzerine

Zweig’ın biyografik kitaplarını öykülerinden daha başarılı bulduğumu ve daha keyifle okuduğumu söyleyerek başlamalıyım sözlerime. Uzunca bir düşünce sürecinin ardından üzerine söylenecek çok şey var. Bu nedenle bu yazı da en az bu kitap kadar özel bir yere sahip olacak benim için.

Zweig, bizlere yaşattığı bu zaman yolculuğunda Marie Antoinette ile ilgili yalnızca hakikati yazdığını iddia ediyor (Kitabın sonsözünde olması gerek). Bu da beni “O zaman ‘Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler!’ lafı da ne?” sorusuna yöneltti. Hoş, kitabı okuyanlar bilir ki Marie Antoinette’in söylediğine ve yaptığına dair günümüze ulaşan çoğu şey tamamen birer karalamadan ibaret. Nitekim tarihçiler de bu lafın Marie Antoinette’in ağzından çıktığına dair tek bir kanıtın olmadığı konusunda hemfikirler.

O zaman bu kadar masum bir kadın nasıl idama gider?

Aslında yazımın başlığı ‘Tarih Marie Antoinette’e Haksızlık Etti!’ veya ‘Masum Bir Kadının İdamı’ da olabilirdi. Gerçekten de tarihin en büyük haksızlıklarından birisine uğrayan bir tarihi karakterdir Marie Antoinette. En büyük şansızlığı da Fransa’nın en kötü dönemlerinde Fransa Kraliçesi olmasıdır.

Marie Antoinette’in hayatını incelemeye başlamadan önce olaylara şu gözle bakmanızı tavsiye ediyorum: 14 Yaşında bir kız çocuğu Kraliçe olmaya gönderilirse ne olur? Elbette ki mevkiinin ağırlığının farkında olmayacak ve yaşının gerektirdiği gibi eğlenmek isteyecektir. Nitekim her anlamda iktidarsız kocasının görevlerini yerine getirememesi ve kendisini yalnızlığa itmesi elbette onun eğlence isteğini daha da kuvvetlendirecektir. Nitekim Marie Antoinette’in de Kraliçeliğinin ilk dönemlerini çevresine, mevkiine ve halkına kayıtsız bir şekilde eğlence camiasında geçirmesi de bundandır. 14 yaşından anne olana kadarki (22 yaş) süreci de sıradan bir kızın bu yaşlardaki olağan davranışlarına göre değerlendirmek daha doğrudur. Yani, nasıl ki 14 yaşından 22 yaşına kadar bir kız böyle bir mevkiin ağırlığının farkına varamayacaktıysa ve ne kadar kayıtsız kalacaktıysa Marie Antoinette de o kadar kayıtsızdı işte. Her bu yaşlardaki bir kız çocuğunun yapacağı gibi Kraliçe olmak, onun için de yalnızca dilediğini yapabilmekten ibaretti. Belki sert bir kocası olsa bu kadar özgürce hareket edemezdi, hareketleri epey kısıtlı olur hatta eğlenceyle geçirdiği bu yıllarında çocuklarına bakıyor da olabilirdi. Lakin, yukarıda dediğim gibi kocası XVI. Louis, her anlamda iktidarsız bir adamdı.

Devrim Acımasızdır

Şüphesiz ki, devrim acımasızdır. Bu kitabın ilerleyen her sayfasında devrimin acımasızlığını iliklerinize kadar hissedeceksiniz. Tam da bu noktada kitabın beni en çok etkileyen kısmını sizlerle paylaşmak istiyorum:

“İki devrimci şaşırarak görürler ki: Kral çocukları, aynı evlerindeki kendi çocukları gibi oynamaktadır, hatta yavaş yavaş, kendilerinin Fransa’nın kirli çamaşırlar içindeki hükümdarından çok daha şık giyimli olmalarından ötürü hicap duymaya bile başlarlar. Kral içerken Pétion’a nezaketle kendi bardağını takdim etmektedir, hele Fransa ve Navarra Kralı’nın, oğlu küçük bir ihtiyacını dile getirdiğinde, bizzat kendi elleriyle Dauphin’in pantolon düğmelerini çözmesi ve beriki çişini yaparken gümüş lazımlığı tutması, şaşkınlıktan şaşkınlığa düşen Jakoben’e doğaüstü bir olay gibi gözükür. Ama bu “despot”lar aslında aynı bizim gibi insanlar, sonucuna varır, yavuz devrimci. ”*

Devrimciler de masum insanları giyotine gönderdiklerini biliyorlardı. Kral ve ailesiyle tanışan herkesin vicdanını rahatsız ediyordu bu durum. Biliyorlardı o insanların hiç de kendilerine söylendikleri gibi olmadıklarını. Ancak devrim başlamıştı bir kere, geri dönüşü mümkün değildi. O masum insanlar giyotine gitmeliydi; Kral’ın onların her talebini kabul etmiş olmasına rağmen.

Şu devrimcilere tek zararları kaçma girişimleri olmuştu. Siz kendi krallığınızda, masum olduğunuz halde, tek derdiniz aileniz ile kendi halinizde yaşamak olduğu halde tutsak olsaydınız ne yapardınız? Eminim ki sizler de aynı durumda kaçmanın yollarını aramaktan başka bir şey yapmayacaktınız. Marie Antoinette ve ailesinin de tek yaptığı bu masum girişimler olmuştu haliyle.

Anlatılan vs. Gerçek

Bu devrimin temelini atanlar şüphesiz Kral’ın kardeşleri olmuştur. Kral’ın uzun bir süre çocuğu olmadığında onu zararsız görürlerken bir anda varisi olduğunda kardeşlerinin Kral’a bakış açısı değişti ve bu iktidar kavgasını sessiz bir şekilde yürütmeye başladılar. Bu da halka dağıttıkları el ilanlarıyla oldu şüphesiz. Böylece halk arasında sürekli Kraliçe’nin ahlaksızlıkları gündeme yerleşti. Böyle böyle başladı halkın Kraliyet ailesine nefreti. Nefret bir kez başladı mı çığ gibi büyür; durdurabilene aşkolsun. Haliyle halkın sefaletinin acısını bir yerden çıkarması gerekiyordu. Kraliçenin ahlaksızlıkları da üzerine tuz biber ekti.

Peki Kraliçe anlatıldığı gibi ahlaksız mıydı?

Kraliçe’nin Kral’a karşı derin bir aşk beslememiş olması bir gerçek. Ancak Kral onun ailesiydi ve her ne kadar kendisine arzu beslemiyor, derin bir aşk duymuyorsa da ailesinden bir insanı sevdiği kadar seviyordu onu.

Kraliçeliği esnasında karşısına onu çok etkileyen bir adam da çıktı tabii. Bu da şüphesiz Axel von Fersen’den başkası değildi. Marie Antoinette ile Fersen’in aşkı da gerçekti. Ancak kitaptan anlaşıldığı üzere bu aşk Marie Antoinette’in çocuklarının doğumundan sonra başlamış bir aşktı. Evliliklerinin başında, Kral’ın uzunca bir süre iktidarsızlığı sırasında Marie Antoinette’in herhangi bir erkekle bırakın ilişkisi, iletişim kurduğuna dair bile bir emare bulunmamakta. Marie Antoinette de, şüphesiz o yaşlarda bir kızın olması gerektiği gibi, evliliğinin başlarından olgunlaşana, yani çocukları olana kadar (Marie Antoinette’i olgunlaştıran olay çocuklarının doğumudur.) oldukça çekingen bir kızdı. Bu da haliyle kendisinin iddia edildiği gibi çapkın olmasını oldukça güçleştirecek bir unsur.

Nitekim halk arasında Kraliçe’nin en yakın arkadaşı Princesse de Lamballe ile de ilişki içerisinde olduğuna dair dedikodular vardı. Fakat kitaptaki emarelere bakıldığında bunlar da asılsız olmaktan öteye geçemiyorlar.

Zweig’ın Antoinette’i

Antoinette hakkında edindiğimiz bu bilgilerin yalnızca Zweig’in gözünden olduğunu belirtmekte de yarar var. Bu yazıda üzerine konuştuğum her şey, tamamiyle Zweig’ın kaleminden çıkan Marie Antoinette portesi üzerineydi.

Kitabın beni ne kadar derinden etkilediğini cümlelerimde farketmişsinizdir. Haliyle Marie Antoinette’in yaşamı üzerinde çokça okuyacağım, araştıracağım bir konu haline geldi. Ancak şüphesiz ki Zweig bana objektif olmayan bir yol gösterdi. Zweig’ın Antoinette’in hakikatle ne kadar örtüştüğü bilinmez ama yazımı, gördüğüm Antoinette’in tarihin en büyük haksızlığına uğramış tarihi figürlerden birisi olarak hayatımda büyük bir iz bıraktığını belirterek bitirmesem bu yazının arkasındaki hislerimi yeterince gösterememiş olurdum.

*Alıntı: Stefan Zweig. “Marie Antoinette”.

Serenay Ağın

BU İÇERİK BİR KONUK YAZAR TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR. Yayınlanmasını istediğiniz eserlerinizi yenipapirus@gmail.com ‘a göndermeniz gerekmektedir. Editör onayından geçen eserler Yeni Papirüs okurlarına sunulacaktır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: